10. “Cennete veya cehenneme gideceğimiz belli ise bu dünyaya niçin geliyoruz?” sorusunun cevabı
Kader hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vakıf olmayan kişilerin kendi kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan biri de şudur:
— Cennete veya cehenneme gideceğimiz belli ise bu dünyaya niçin geliyoruz?
Bu sorudan anlaşılıyor ki: Soru sahibi, akıbetini Allah bildiği için, bu âleme gelişini hikmetsiz zannetmektedir. Ona göre, eğer Allahu Teâlâ onun cennete veya cehenneme gideceğini bilmeseydi yaratılışının bir manası olabilirdi. Allah onun akıbetini bildiği için yaratılışı manasızdır.
Bu soru son derece mantıksız bir sorudur. Zira bizim yaratılışımızın gayesi ve bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti ile Allah’ın akıbetimizi bilmesi arasında hiçbir münasebet yoktur.
Başka bir ifadeyle: Bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti, Allah’ın cennete veya cehenneme gideceğimizi bilmesiyle yok olmamaktadır.
Soru sahibi, kâinatın ve kendisinin yaratılış hikmetini bilmemektedir. Yaratılış hikmetinden habersiz olması bu soruyu sormasına sebep olmuştur. Ona göre, bu dünyaya sadece “cennete mi yoksa cehenneme mi gidecek” sırrının belli olması için gelmiştir. Madem Allahu Teâlâ onun nereye gideceğini ve akıbetini ezelî ilmi ile bilmektedir; o hâlde bu dünyaya gönderilmesi ona göre abestir.
Demek, soru sahibi yaratılışın hikmetinden gafildir. Bu durumda bu sorunun cevabını, âlemin ve insanın yaratılış hikmetinde aramalıyız. Bu hikmet anlaşıldığında sorumuz cevabını bulacaktır.
Allahu Teâlâ insanın yaratılış sebebini şöyle beyan buyurmaktadır:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat 56)
Demek, insanın yaratılışının gayesi, Allah’a ibadet etmek ve O’na kul olmaktır. Kulluğun ve ibadetin esası da şu sayacağımız emirlerdir:
1. Allahu Teâlâ şu âlemdeki sanat eserleriyle kendini bizlere tanıttırmak ve bildirmek istemektedir. İşte insanın yaratılış vazifesi, sanatının mucizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek isteyen yaratıcısına iman edip, O’nu mevcudat aynalarında tecelli eden kudsi isimleri ile tanımaktır.
2. Allahu Teâlâ yeryüzünü bir sofra ve baharı bu sofraya bir gül destesi yapmıştır. Rahmetinin bu güzel meyveleriyle kendini bizlere sevdirmek istemektedir. İnsanın vazifesi ise rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek isteyen Rabbine itaat edip, ibadetle kendini O’na sevdirmektir.
3. Allahu Teâlâ insana maddi ve manevi nimetlerinin lezzetleriyle ikram etmektedir. Buna karşı insanın vazifesi, maddi ve manevi nimetlerin lezzetleriyle kendine ikramda bulunan ve onu besleyen Allah’a karşı fiiliyle, hâliyle, diliyle hatta elinden gelse bütün duygu ve azalarıyla şükür ve hamdüsena etmektir.
4. Allahu Teâlâ şu âlemde yarattığı varlıklar ile azametini ve kemalini göstermektedir. Her bir mevcut o azamet ve kemale -cirmi nispetinde- bir aynadır. İşte insanın vazifesi, mevcudat aynalarında azametini ve kemalini gösteren Rabbine karşı tam bir mahviyet içinde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
5. Allahu Teâlâ şu âlemde nihayetsiz servet ve hazinelerini sergilemektedir. Bu servete seyircilik yapan insanın vazifesi ise sonsuz cömertliğini, nihayetsiz servet ve hazineleriyle gösteren Rabbine karşı fakirliğini hissedip yalnız O’ndan istemektir.
6. Allahu Teâlâ şu âlemi bir sergi hükmünde yaratmış ve o sergide sanatını teşhir etmiştir. Buna karşı insanın vazifesi, yeryüzünü bir sergi hükmünde yaratıp bütün sanat eserlerini o sergide teşhir eden sanatkârına karşı “Mâşâallah, Bârekâllah” diyerek takdir etmek, “Sübhanallah, Allahu Ekber” diyerek hayret ile mukabele etmektir.
7. Allahu Teâlâ şu âleme birliğinin nihayetsiz mühürlerini vurmuştur. İnsanın vazifesi, taklit edilemeyen mühürlerle ve kendine has turralarla her şeye birliğinin damgasını vuran Allah’ı bir olarak bilmek ve öyle şehadet etmektir.
8. Allahu Teâlâ şu âlemdeki her şeyi kendisine itaat ettirerek saltanatının haşmetini göstermektedir. İnsanın vazifesi, kâinatta görülen bu saltanat-i İlahîyeyi -itaat ederek- tasdik etmektir. Yani zerrelerden güneşlere kadar her şeyin kendisine boyun eğdiği Zata itaat etmek, O’na boyun eğmek ve O’nun saltanatını tasdik etmektir.
9. Allahu Teâlâ şu âlemin her köşesini isimlerinin nakışları olan sanat eserleriyle süslemiştir. İnsanın vazifesi ise Allah’ın bu sanat eserlerini diğer insanlara göstermek, dellallık ve ilancılık vazifesini icra etmektir.
10. Allahu Teâlâ bu âlemdeki her bir mahluku bir kitap hükmünde yaratıp onda güzel isimlerini yazmıştır. İnsanın vazifesi, kudret kaleminin mektupları hükmünde olan mevcudat sayfalarını, arz ve sema yapraklarını tefekkür etmek ve onlarda yazılan güzel isimleri keşfetmektir.
İşte Cenab-ı Hak böyle ulvi maksatlar ve yüce gayeler için bu âlemi yaratmış ve insanı bu âleme zikredilen maksatlar için göndermiştir. Yani yaratılışımızın ve şu anda bu âlemde bulunmamızın sebebi bu vazifeleri icra etmektir. Bu maksatların hiçbirisi bizim cennete veya cehenneme gideceğimizin Allah tarafından bilinmesiyle yok olmamaktadır.
İşte bu yüzden, Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmi ile akıbetimizi bilmesi bizim bu âleme boşuna geldiğimiz manasına gelmez. O hâlde biz: “Kaderimde cennete veya cehenneme gideceğim belli ise bu dünyaya niçin geliyoruz?” diyemeyiz. Zira âlemin yaratılmasındaki en yüce gaye, insanların cennete veya cehenneme gitmesi değil, Allah’a iman ve itaattir; biraz önce saydığımız vazifeleri icra etmektir.
Eğer insan bu âleme niçin geldiğini, bu kâinatın niçin böyle muhteşem bir şekilde yaratıldığını ve bunlardaki İlahî hikmetleri bilseydi, elbette böyle manasız bir soru sormaz ve akıbetinin bilinmesinin bu saydığımız hikmetleri ve gayeleri yok etmeyeceğini anlardı.
Hem insan küçük bir âlem olarak yaratılmıştır. Büyük âlemde tecelli eden bütün isimler, küçük bir âlem olan insanda da tecelli etmektedir. Hatta diyebiliriz ki: Şu koca âlemde ve meleklerde tecelli edemeyen isimler, şu küçücük insanda tecelli ederler. İnsanın yaratılışının bir hikmeti de Allah’ın isimlerine yaptığı bu âyinedarlıktır.
Mesela insan günah işler ve af diler. Allah da onu affeder. Allah’ın affetmesiyle insanda Gafur, Afuv, Tevvab, Gufran gibi isimler tecelli eder ki bu isimler sadece insanda gözükebilir. Bu isimler dağlarda, denizlerde, güneşlerde, meleklerde tecelli edemez; çünkü onlar günah işlemez.
Allah’ın böyle cemalî isimleri sadece insanda tecelli edebileceği gibi, celalî bir çok isim de sadece insanda gözükebilir.
Mesela bir kul isyan eder ve Allah onu cezalandırır. İşte bu cezalandırmakta “Müntakim” ismi, onun kaçamayıp yakalanmasında “Vâcid” ismi, Allah’a karşı mağlup olmasında “Aziz” ismi, onu hesaba çekmesiyle “Hasib” ismi, onu alçaltmasıyla “Müzil” ve “Hâfid” ismi ve daha birçok isimler o insanda tecelli eder. Hâlbuki bu isimlere koca âlem âyinedarlık yapamaz; çünkü onlar isyan edemez. Bu isimler ise ancak isyan eden kulda tecelli edebilir.
O hâlde eğer isyan ederek cehenneme gidecek kullar bu âleme gönderilmeseydi, biraz önce saydığımız isimler ve daha onlarca isim asla tecelli edemeyecekti. Hatta isyanın bir neticesi olan cehennem de günahkâr kullar olmadığı için yaratılmayacak ve celalî isimler ahiret âleminde de gözükemeyecekti. Hâlbuki bu isimler de kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedir.
Demek, cehenneme gideceği bilinen bir kulun bu âleme gelmemesini temenni etmek, bu âlemin celalî isimlerin tecellisinden mahrum olmasını talep etmektir ki bu talep kâinatın yaratılış hikmetini bilmemenin bir neticesidir.
Hem soru sahibi şu hakikati de unutmamalıdır: Tecrübeli bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri imtihana tabi tutmadan onlara not verse, bir kısmını cezalandırıp bir kısmını mükâfatlandırsa, elbette ceza görecek olan öğrenciler öğretmene itiraz edip, “Eğer sen bizi imtihan etseydin biz zayıf not almazdık.” diyecek ve öğretmeni suçlayacaklardı. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak bizleri şu dünya imtihanına sokmadan cennete veya cehenneme gönderseydi, cehenneme giden insanlar bu hükme karşı çıkıp, “Eğer sen bizi imtihan etseydin biz cehenneme gitmeyecektik.” diye itiraz ederlerdi.
Cenab-ı Hak ezelî ilmi ile bizim akıbetimizi bildiği hâlde bu neticeyi bizlere de bildirmek ve hesap gününde itiraza mahal bırakmamak için şu dünyayı bir imtihan yurdu olarak yaratmış, bizleri de bu âleme bir memur olarak göndermiştir.
Yazar: Sinan Yılmaz