1. Tenasüh inancı nedir ve caiz midir?
İnsan fıtraten mükerrem olduğu için hakkı arıyor lakin bazen eline batıl geliyor; o da hak zannederek alıp koynunda saklıyor. Hakikati kazarken başına dalalet düşüyor; hakikat zannederek alıp başına giyiyor.
İşte tenasüh (reenkarnasyon) böyle batıl bir meseledir ve asla İslam’ın ve Kur’an’ın malı değildir. Buna rağmen esefle ve üzüntüyle görmekteyiz ki bir kısım bedbahtlar televizyon televizyon gezerek bu batıl meseleyi hak gibi göstermeye çalışmakta ve insanları aldatmaktadırlar. Bilhassa bu bedbahtların içinde bir kısım ilahiyat profesörlerinin de olması bizleri ayrıca üzmekte ve “Ümmetin dinini korumakla mükellef olanlar bunlar mı?” diye düşündürmektedir.
Bu eseri hazırlamaktaki amacımız: Tenasühün batıllığını ispat ederek Müslümanların imanını bu tehlikeden kurtarmak; bu batıl meseleyi hak gibi anlatan sözde profesörlerin asıl yüzlerini göstermek ve onların şerli fikirlerinden ümmet-i Muhammed’i muhafaza etmektir.
Aslında mesele sadece tenasüh de değildir. Mesele aynı zamanda bu fikri savunanların İslam’dan ve Kur’an’dan ne kadar uzak olduklarını beyan etmek ve ümmet-i Muhammed’i onlara karşı uyarmaktır.
Bu eserde tenasühün asla mümkün olamayacağını iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edeceğiz. Tevfik ve inayet Allah’tandır.
TENASÜH NEDİR?
Tenasüh: Ruh göçü demektir. Ruhun insan öldükten sonra başka bir insana geçmesi ve başka bir bedenle dünyaya gelmesidir. Buna reenkarnasyon da denir.
Tenasühün mümkün olamayacağı meselesini dört başlıkta işleyeceğiz:
1. İlk önce Kur’an’a bakacak ve Kur’an bu konuda ne diyor, bunu beyan edeceğiz.
2. Sonra hadislere bakacak ve bu konuda Peygamberimiz (a.s.m.)’ın hiçbir beyanının olmadığını göstereceğiz.
3. Daha sonra İslam âlimlerinin bu konudaki görüşlerini beyan edip icmadan delil getireceğiz.
4. En sonunda da tenasühün aklen ve mantıken mümkün olamayacağını delilleriyle ispat edeceğiz.
Zira bir meselenin hak olabilmesi için:
– Ya Kur’an haber vermeli.
– Ya Peygamberimiz (a.s.m.) ondan bahsetmeli.
– Ya İslam âlimleri o meselede ittifak etmeli.
– Ya da en azından o mesele akla ve mantığa uygun gelmelidir.
O hâlde şöyle diyebiliriz:
– Kur’an’ın haber vermesi bir kenara, Kur’an ona karşı çıkıyorsa,
– Peygamberimiz (a.s.m.) ondan hiç bahsetmiyorsa,
– İslam âlimleri onu küfür sayıyorsa,
– Akıl ve mantık da onu reddediyorsa artık bu meselenin batıllığı güneş gibi ortaya çıkmış demektir.
İşte bizler bu dört başlık altında tenasühün batıllığını kati olarak ispat edeceğiz. Şimdi, Kur’an’ın bu meseleye bakışına geçiyoruz.
KUR’AN TENASÜH HAKKINDA NE DİYOR?
Mü’minun suresi 99 ve 100. ayetlerde şöyle buyrulmuş:
حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كََلاَّ إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Nihayet onlardan (o müşriklerden) birine ölüm geldiği zaman, “Rabbim! Beni geri gönder. Umulur ki ben terk ettiğim dünyada salih bir amel işlerim.” der. Hayır! Doğrusu o sadece boş bir laftır. Onu söyleyen de kendisidir. Artık onların önlerinde, tekrar diriltilecekleri güne kadar berzah vardır. (Mü’minun 99-100)
Mezkûr ayet-i kerime, tenasühü çok açık bir şekilde reddetmektedir. Şimdi, ayet-i kerimeyi tahlil edelim:
— Ölüm vakti geldiğinde onlar ne istiyor ve ne diye yalvarıyor?
Bir daha dünyaya geri dönmek ve dünyada iken yapmadıkları salih amelleri işlemek istiyorlar.
— Onlara müsaade ediliyor mu?
Hayır, müsaade edilmiyor.
— Peki, onların bu istekleri hakkında ne buyruluyor?
“Bu söyledikleri boş bir sözdür!” buyruluyor.
— Peki, onların akıbeti ne oluyor?
Dirilme gününe kadar beklemek üzere “Berzah” adı verilen âleme götürülüyor. Berzah âlemi onlarla dünya arasında bir perde oluyor ve artık geriye dönemiyorlar.
Acaba ayet-i kerimenin bu kadar açık beyanı karşısında bir Müslüman tenasühe nasıl inanabilir? Ve inanana nasıl Müslüman denilir?
Tenasühü savunanlar, ruhun kemal bulmak için bu dünyadaki macerasına başka bedenlerle devam ettiğini iddia ediyorlar. Hâlbuki tefsirini yaptığımız ayet-i kerimede, günahkâr olarak ölenler, yapmadıkları salih amelleri işleyebilmek için izin istemekte -yani tenasühe inanlara göre, kemal bulmak için izin istemekte- ama onlara izin verilmemektedir. Demek, tenasüh inancı tamamıyla Kur’an’a zıt ve muhalif olan bir inançtır.
Ayet-i kerimede geçen ve kıyamete kadar onların kalacakları yer olarak bildirilen “Berzah” ise ölen ruhların kıyamete kadar bekledikleri âlemin ismidir. Dünyaya gelmeyen ruhlar “âlem-i ervah”ta beklerken, dünyaya gelmiş ve ölüm ile bedenini terk etmiş ruhlar “âlem-i berzah”ta beklemektedirler. Âlem-i berzah âdeta ahiretin bekleme salonudur.
Netice olarak diyebiliriz ki: Mü’minun suresi 99 ve 100. ayetler tenasühü açıkça reddetmektedir. Malumdur ki Kur’an’ın tek bir ayetini inkâr eden dinden çıkar ve kâfir olur.
İşte tenasühe inananlar bu ayet-i kerimeyi ve birazdan zikredeceğimiz diğer ayetleri inkâr etmekle dinden çıkmışlar ve küfre girmişlerdir.
Kur’an’dan göstereceğimiz ikinci delil Secde suresinin şu ayetleridir:
قُلْ يَتَوَفَّيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا
De ki: Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. Günahkârları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak bir görseydin! (Onlar şöyle derler) “Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik. Şimdi bizi geri çevir de salih amel işleyelim. Çünkü biz artık kesin olarak inanıyoruz.” Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini verirdik! (Secde 11-13)
Mezkûr ayet-i kerime tenasühü reddetmektedir. Şimdi bu ayeti tahlil edelim:
— Günahkârlar boyunlarını öne eğmiş olarak Allah’tan ne istiyorlar?
Dünyaya bir daha gönderilmek ve salih ameller işlemek istiyorlar.
— Salih amel işleyecekleri hususunda neyi delil gösteriyorlar?
Artık hakkı gördüklerini ve hakikati işittiklerini delil gösterip, bundan sonra artık batıla dalmayacaklarını söylüyorlar.
— Onlara ne cevap veriliyor?
İstekleri reddediliyor ve “Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini verirdik!” denilerek, her nefsin hidayet bulmasının murad-ı İlahî olmadığı beyan buyruluyor.
Şimdi tenasühçülere soruyoruz:
— Hani ölümden sonra ruh başka bedene giriyordu?
Hâlbuki mezkûr ayet-i kerimenin apaçık ifadesiyle, onların bu istekleri reddediliyor.
— Hem hani ruh başka bedene girerek kemal buluyordu?
Hâlbuki “Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini verirdik!” ayetinin açık beyanıyla, her nefsin hidayet bulması murad-ı İlahî değildir.
Evet, Cenab-ı Hak kulunun hidayet üzere olmasından ve kemal bulmasından hoşnut ve razı olur. Ancak her kulun illaki kemal bulmasını Allahu Teâlâ murad etmemiş ve kullarını iman veya küfrü seçme hususunda serbest bırakmıştır. Bu hakikate Kur’an şu ayetiyle işaret eder:
— Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. (Kehf 29)
Zaten Allahu Teâlâ her kulunun hidayet bulmasını murad etseydi ölmeden önce ona hidayet verebilirdi. Bu durumda da ruhların onlarca beden değiştirmesi gibi uzun bir seyahate gerek kalmazdı. Ancak böyle olsaydı, imtihanın açılması ve cehennemin yaratılmasının bir manası kalmazdı.
Netice olarak deriz ki: Secde suresinin mezkûr ayetleri tenasühü açıkça reddetmekte ve ölümden sonra bir daha dünyaya gelmenin mümkün olmadığını haber vermektedir. Artık kim bundan sonra tenasühe inanırsa, mezkûr ayetleri ve Allahu Teâlâ’yı tekzip etmiş olur. Herhâlde insafı olan bu yaptığından utanır ve aklı varsa bundan titrer!
Kur’an’dan göstereceğimiz üçüncü delil İbrahim suresinin 44. ayetidir:
İbrahim suresi 44. ayette şöyle buyrulmuştur:
فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ أَوَلَمْ تَكُونُوا أَقْسَمْتُم مِن قَبْلُ مَا لَكُم مِن زَوَالٍ
Zalimler şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım.” Onlara denilir ki: “Sizin için hiçbir zeval (ölüm) yoktur diye daha önce yemin etmemiş miydiniz?”
Bu ayet-i kerime açık bir şekilde tenasühü reddetmekte ve tenasüh fikrinin batıllığını ortaya koymaktadır. Şöyle ki: Tenasühü savunanlar kendileri için bir zeval ve ölümün olmadığına inanmaktadırlar. İleride açıklanacağı üzere, tenasüh fikrinin temelinde uzun asırlar boyunca dünyada yaşama arzusu vardır. Onlara göre, ruhları başka bedenlerle defalarca bu dünyaya gelecek ve bu dünyadan hiç ayrılmayacaktır. Yani inançlarına göre, onlar için bir zeval yoktur.
Şimdi, ayet-i kerimenin onlara verdiği cevaba bakalım: Onlara denilir ki: Sizin için hiçbir zeval (ölüm) yoktur diye daha önce yemin etmemiş miydiniz? (İbrahim 44)
İşte bu ayet-i kerime âdeta onların yüzüne bir tokat vurmakta ve şöyle demektedir:
— Hani siz ruhunuzun başka bedenlerle defalarca dünyaya geleceğine inanıyor ve buna yemin ediyordunuz! Hani sizin için bir son yoktu! O hâlde niçin şimdi ecelinizin tehir edilmesi için yalvarıyorsunuz? Hadi gitseniz ya dünyaya, niçin gidemiyorsunuz?
Demek, ruhlar öyle başıboş değiller ve diledikleri gibi bu dünyaya gelip gidemezler!
Kur’an’dan göstereceğimiz dördüncü delil Fatır suresinin 37. ayetidir:
Fatır suresi 37. ayette şöyle buyrulmuştur:
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَصِيرٍ
Onlar orada şöyle feryat ederler: “Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yaptıklarımızdan başka salih bir amel işleyelim.” Onlara denilir ki: “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın bakalım azabı! Çünkü zalimleri için hiçbir kurtarıcı yoktur.”
Bu ayet-i kerime tenasüh fikrini açık bir şekilde reddetmektedir. Şöyle ki: Tenasüh inancına göre, insan kemal bulmak için defalarca bu dünyaya gelmekte ve seyr-i sülükünü tamamlayıncaya kadar bu seyahat devam etmektedir. Hâlbuki ayet-i kerime onların bu görüşlerini reddetmektedir.
Şimdi, ayet-i kerimeyi tahlil ederek bu reddi görelim:
— Onlar niçin dünyaya bir daha gelmek istiyorlar?
Salih amel işlemek yani kemal bulmak için.
— Peki, onlara izin veriliyor mu?
Hayır!
— İzin verilmeme gerekçesi olarak ne gösteriliyor?
Onların düşünecek ve salih amel yapabilecek kadar bir ömre sahip oldukları ve ayrıca kendilerine uyarıcıların geldiği ama onların buna rağmen salih amel işlememiş olmaları.
Demek ki kemal bulmak için bir daha bu dünyaya gönderilme yok. Eğer öyle olsaydı, onların salih amel işlemek için bir daha bu dünyaya dönme arzuları kabul edilirdi. Hâlbuki ayetin ifadesine göre, bu istekleri reddedilmiş ve onlar bir daha dünyaya gönderilmemiş.
— Ayet-i kerimenin bu kadar açık beyanına rağmen hâlâ nasıl olur da tenasüh kabul edilebilir?
Biz bu ayetlerden habersiz olanların tenasühe inanmasını bir derece anlayabiliyor ve cehaletlerine veriyoruz. Tabii cehalet özür değildir! Lakin Kur’an’ı bildiğini iddia eden sözde profesörlerin bu görüşü savunmalarını anlayamıyoruz.
— Acaba onlar bu ayetleri hiç görmüyorlar mı?
— Ya da amaçları üzüm yemek değil de bağcıyı mı dövmek? Yani onlar bu milletin itikadını bozmak için tutulmuş kişiler mi?
Bizim aklımıza başka bir şey gelmiyor. Çünkü değil bir profesör, Kur’an’ı azıcık okuyan bir kimse tenasühün Kur’an’a bütün bütün zıt olduğunu anlar.
— Peki, onlar nasıl anlayamıyorlar?
Bizce anlıyorlar ve hakikati çok iyi biliyorlar. Ama dediğimiz gibi, onlar başka bir şeyin peşinde, bu ümmetin imanının!
Kur’an’dan göstereceğimiz beşinci delil Duhan suresinin 56. ayetidir:
Duhan suresi 56. ayette şöyle buyrulmuştur:
لاَ يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلاَّ الْمَوْتَةَ الْأُولَى وَوَقَيهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
Onlar ilk ölümden başka orada bir ölüm tatmazlar.
Mezkûr ayet-i kerime, insanın ölümü sadece bir kere tadacağını haber vermektedir. Tenasühçüler ise insanın defalarca ölümü tattığını ve her defasında başka bir beden ile bu dünyaya geldiğini söylemektedirler.
— Şimdi, Kur’an’a mı inanacağız yoksa tenasühçülere mi?
Ayrıca şunu da merak ediyoruz:
— Acaba tenasühü savunanlar bu ayeti hiç görmüyorlar mı?
Gerçi daha evvel söylemiştik: Onlar tenasühü inandıklarından dolayı savunmuyorlar. Onların derdi başka… Onların derdi sadece bu ümmetin imanını çalmak ve İslam’dan uzaklaştırmak!
“Onlar ilk ölümden başka orada bir ölüm tatmazlar.” ayet-i kerimesi o kadar açık ve nettir ki tahlile ihtiyaç duymuyor ve bir sonraki ayet-i kerimeye geçiyoruz.
Kur’an’dan göstereceğimiz altıncı delil Bakara suresinin 3. ayetidir:
Bakara suresi 3. ayette şöyle buyrulmuştur:
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
Onlar ki gayba iman ederler…
Bu ayet-i kerimenin beyanıyla, bu dünya imtihan için yaratılmıştır ve imtihanın sırrı da gabya iman esası üzerine cereyan etmektedir. Yani iman hakikatlerini görmeden inanmamız istenmektedir.
Başka bir ifadeyle: Cenab-ı Hak bu dünyayı, kim iman edecek ve kim iman etmeyecek sırrının açığa çıkması için yaratmış ve kullarından gayba iman etmelerini istemiştir.
Hâlbuki bedenden çıkan ruh için gayb kalmamakta ve o ruh bütün iman hakikatlerini bizzat müşahede etmektedir. Yani melekleri, mükâfatı, azabı vs. görmekte ve kendisi için imtihanın sırrı bozulmaktadır. Dolayısıyla bu dünyaya tekrar dönmesinin bir manası yoktur. Madem manası yoktur, o hâlde dönüşüne elbette izin verilmeyecektir.
Kur’an-ı Kerim’de ölüm ve dirilişle ilgili birçok ayet-i kerime vardır. Bu ayetlerin hiçbirinde ruhun başka bir insana veya başka bir mahluka geçtiğini gösteren bir ifade yoktur. Buna karşı tenasühü reddeden ayetler oldukça çoktur. Bizler altı ayeti yeterli görüyor ve sizleri sıkmamak için daha fazla ayet-i kerimeyi delil getirmeye gerek duymuyoruz. Zira daha üç kapıyı çalacak ve tenasühü ilk önce Peygamberimiz (a.s.m.)’a, sonra İslam âlimlerine ve daha sonra da akıl ve mantığa soracağız.
Kur’an’ın kapısını kapatmadan önce, tenasühü reddeden diğer Kur’an ayetlerinin bir kısmını verelim. Dileyenler bu ayetlerin tefsirlerini mütalaa ederek tenasühün Kur’an’ın ruhundan ne kadar uzak olduğunu görebilirler.
— Kötülükleri yapıp da kendilerine ölüm gelip çatınca, “Ben şimdi tövbe ettim.” diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tövbeleri geçersizdir. Onlar için elim bir azap hazırlamışızdır. (Nisa 18)
— Zalimleri ölüm sekeratı içinde ve melekler ellerini onlara uzatmış iken bir görseydin! Melekler onlara şöyle der: Ruhunuzu teslim edin. Allah hakkında hak olmayan şeyler söylediğiniz için ve O’nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınızdan dolayı bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız. (En’am 93)
— De ki: Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği canınızı alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz. (Secde 11)
— Sizden birine ölüm gelip de “Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka versem ve salihlerden olsam.” demeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Çünkü Allah, bir kimseyi eceli geldiği zaman asla ertelemez. Ve Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdar olandır. (Münâfikun 10-11)
— Allah iman eden o adamı kavminin kurduğu tuzaklardan korudu. Firavun’un ailesini ise kötü bir azap kuşattı. Onlar sabah-akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün de “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun.” denilir. (Mü’min 45-46)
— Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını alırken onlara, “Ne hâlde idiniz?” derler. Onlar da “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.” derler. Melekler, “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir. (Nisa 97)
Ayrıca mükâfatın ve cezanın ölümden hemen sonra olduğunu beyan buyuran bütün ayetler tenasühü reddetmektedir.
PEYGAMBERİMİZ (A.S.M.) TENASÜH HAKKINDA NE DİYOR?
“Resul size her neyi verdiyse onu alın. Size her neyi yasakladıysa ondan vazgeçin ve Allah’tan korkun!” (Haşr 7) ayetinin emriyle bir Müslüman, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın verdiğini almalı ve nehyettiğini almamalıdır. Zira Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Kur’an’ın en büyük müfessiri ve bu dinin tebliğ edicisidir.
Bu durumda bizler de Müslümanlar olarak meselemiz olan tenasühü Peygamberimiz (a.s.m.)’a götürmeli; “Alın.” diyorsa almalı, “Almayın.” diyorsa almamalıyız.
O hâlde şimdi tenasühü savunanlara soruyoruz:
— Bu konuda Peygamberimiz (a.s.m.)’dan bir hadis-i şerif veya işarî de olsa bir söz nakledebiliyor musunuz?
Hayır, nakledemezler! Bütün dünyayı arasalar, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın bütün sözlerini teker teker araştırsalar tenasühe ait tek bir hadis bulamazlar. Efendimiz (a.s.m.) tenasühe ait tek bir söz söylememiştir. Eğer İslam’da tenasüh inancı olsaydı Peygamberimiz (a.s.m.)’ın bundan haber vermesi gerekirdi. Zira bu dinin mübelliği ve muallimi odur. Bizler bu dini onun hadis-i şeriflerinden öğreniyoruz.
— Acaba hiç mümkün müdür ki tenasüh caiz ve vaki olacak da Peygamberimiz (a.s.m.) bunu bilmeyecek ve bundan haber vermeyecek?
— Acaba bu konuda Peygamberimizden daha bilgili ve yetkili birisi var mıdır?
Şurası da çok ilginçtir ki: Din namına konuşanlar, konuştukları hususta Peygamberimizin ne dediğini hiç umursamamakta ve sadece kendi zanlarına göre konuşmaktadırlar.
— Dinin hükümleri sadece zanna dayandırılabilir mi?
— Peygamberi aradan çıkartan bir anlayışla ne kadar isabet edilebilir?
— Eğer herkes zannına göre hükmedecekse, o hâlde peygamberler niye gönderildi?
Sözün özü: Tenasüh İslam’ın ve Kur’an’ın malı değildir. Eğer öyle olsaydı Peygamberimiz (a.s.m.) -diğer iman hakikatlerini ders verdiği gibi- bu inancı da sahabesine ve ümmetine ders verirdi. Madem ders vermemiş ve bu konuda küçücük bir söz dahi söylememiş, o hâlde tenasüh inancı batıldır ve gayr-i İslamidir.
İSLAM ÂLİMLERİ TENASÜH HAKKINDA NE DİYOR?
Birçok hakiki âlim üç günde bir Kur’an’ı baştan sona okumuş. Bir kısmı yedi günde bir hatim yapmış. Kur’an’ı okurken de manasına nüfuz ederek okumuşlar. Yine bu âlimler Peygamberimiz (a.s.m.)’ın on binlerce hadis-i şerifini senetleriyle birlikte ezberlemişler.
Eğer Kur’an’da tenasüh olsaydı veya hadisler tenasühten haber verseydi, elbette bu zatların dürbün gibi gözünden kaçmayacaktı. Hâlbuki bu zatlar böyle bir şeyden haber vermemişler; bırakın haber vermeyi, bu fikrin batıl olduğunu ve buna inananların kâfir olacağını bildirmişler.
Mesela İmam-ı Rabbânî Hazretleri şöyle der: Kalpleri hasta ve bilgileri az olan bazı kimseler hatta kendilerini âlim olarak tanıtan bazı dinsizler tenasühe inanıyor. “Ruhlar olgunlaşmadan önce bir bedenden ayrılınca başka bir bedene geçer. Kemale geldikten sonra insanlara gelmez, tenasüh yolu ile olgunlaşmış olurlar.” diyor ve tenasühle ilgili birçok hikâyeler uyduruyorlar. Tenasühe inanan dinden çıkar, kâfir olur. (Cilt II, Mektup 58)
İbni Hazm Hazretleri bu konuda şöyle der: Tenasühe inananların kâfir oldukları hususunda icma vardır. (Kitâbu’l-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ahva ve’n-Nihal)
Yine Berîka ve Hadîka isimli kitaplarda ve İslam’ın diğer bütün kaynaklarında, tenasühe inananların kâfir oldukları beyan buyrulmuştur. Rüştünü ispat etmiş ve ümmet tarafından kabul görmüş hiçbir âlim tenasühün caiz ve vaki olduğundan bahsetmemiş, hepsi ittifakla tenasühün küfür olduğunu haber vermiştir.
— Acaba onların bu ittifakına ve sözlerine karşı, bu zamanın takva ve amel fakiri olan birkaç cahilin sözünün ne kıymeti olabilir?
— Ve onların sözünü nasıl hükümden düşürebilir?
AKIL VE MANTIK TENASÜH HAKKINDA NE DİYOR?
Şimdi maddeler hâlinde akıl ve mantığın tenasühü reddettiğini ortaya koyalım:
1. Eğer tenasühü bin kişiden bir kişi yaşamış olsa -yani yaşayanlar binde bir gibi cüzi bir rakam olsa- dünya nüfusuna kıyasla tenasühün ne kadar sıklıkla görüleceği aşikârdır. Hâlbuki bunu iddia edenler bir elin parmaklarını geçmemektedir. Bu da tenasühün hakikat olmadığına bir delildir.
2. Öldükten sonra dirilme beden ve ruh birlikteliği ile olacaktır. Azap veya lezzet ikisinedir. Şimdi, tenasühe inanan kişiye şunu soruyoruz:
— Binlerce bedene girmiş bir ruh hangi şahsiyetiyle haşrolacak ve hesaba çekilecektir?
3. Eğer “En son bedenle haşredilecek.” diye cevap verilirse, o hâlde biz de deriz ki:
— Mesela on beden değiştirmiş ve ilk dokuz bedeninde zalim, son bedeninde ise salih olan bir ruh, salih olarak cennete girse; acaba ilk dokuz bedeninde zulmettiği mazlumların haklarının ondan alınmaması bir zulüm değil midir?
Hâlbuki Allahu Teâlâ zerre miktar zulmetmez!
4. Veya tam tersi olarak, bir ruh ilk dokuz bedeninde salih olup son bedeninde zalim olsa ve son bedene göre hesaba çekilerek cehenneme atılsa; ilk dokuz bedende yaptığı ibadet zayi mi olacak?
Hâlbuki Allahu Teâlâ, “Kazandığınız tastamam verilecektir.” buyuruyor. Demek, haşrin hem beden ve hem ruh ile olması tenasühü imkânsız kılmaktadır.
5. Malumdur ki eşyanın zatî özellikleri ve vasıfları mahiyetinden ayrılmaz; hiçbir nevin zatî özellikleri kendinden kopup başka bir neve geçmez.
Mesela bir insan ilim, itikat, zekâ vb. sıfatlarda başkasının aynı değildir. İmam-ı Gazâlî Hazretlerinin o nezih ruhu diğer ruhlardan ayrıdır. Eğer tenasüh olsa idi dünyada birçok İmam-ı Gazâlîlerin gözükmesi gerekirdi. Hâlbuki tarih sayfası İmam Gazâlî ve emsallerine rastlamamıştır. Bu da tenasühün vaki olmadığına bir delildir.
6. Eğer tenasüh ile ruhlar olgunlaşıyor ve kemale ermeyen her ruh bu seyahatle kemale ulaşıyorsa, cehennem kimler için hazırlandı ve oraya kimler girecek? Tenasühe inanmak, cehennemi inkâr etmek ile neticelenir. Bu da tenasühün olmadığına bir delildir.
7. Tenasühçülerin dediği gibi, eğer ruhumuz şimdiki bedenden önce başka bedenlerle bu dünyaya gelmiş olsaydı, o bedenlerde iken bütün yaptıklarımızı şu anda hatırlamamız gerekirdi. Hâlbuki hiçbirimiz böyle bir şey hatırlamıyoruz. Bu da tenasühün safsata olduğuna bir delildir.
8. Tenasüh inancına göre, evrendeki ruhlar belli sayıdadır. Bu durumda, dünya nüfusunun statik olması ve nüfusta bir artışın olmaması gerekir. Hâlbuki realite bunun aksini göstermektedir. Bu da tenasühçülerin yanıldığına bir delildir.
9. Tenasüh inancı, peygamberlerin gönderilmesi ve semavi kitapların indirilmesi hakikati ile bağdaşmaz. Zira ruhlar kemal bulmak için defalarca bu dünyaya gelseydi, peygamberlerin gönderilmesine ve kitapların indirilmesine ihtiyaç kalmazdı. Zira Cenab-ı Hak onları, insanın terakki ve tekâmülünü temin ve beşerin bakışını ebedî hayata çevirmek için göndermiştir.
— Eğer tenasüh tek başına bu kemali sağlıyorsa ne diye peygamberler gönderildi ve semavi kitaplar indirildi?
Demek, tenasüh inancı peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi hakikatleriyle tam bir çelişki içindedir.
10. Kur’an’ın günahların tövbe ile affedileceğine dair beyanları, affedilebilmek için ruhların böyle meşakkatli ve uzun seyahatlerini fuzuli ve manasız göstermektedir. Allahu Teâlâ böyle bir seyahat olmaksızın bütün günahları bir anda sevaba çevirebilmektedir. Demek, tenasüh inancı Allah’ın affının genişliğiyle de çelişki içindedir.
11. Peygamberlere tabi olan kimseler arasında, ilk hayatları itibarıyla çok kötü kimseler de bulunuyordu. Bu insanların uzun ve kirli bir geçmişten sonra velileri geride bırakacak kadar mualla bir mevkie bir anda yükselmeleri o kadar vakidir ki aksine fikir beyan etmek âdeta imkânsızdır.
— Böyle bir hamlede ve bir nefhada olgunluğun zirvesine yükselmek mümkün ve Allah’ın lütfuna daha yakışır iken, defalarca başka bedenlerle dünyaya gelmenin ne gibi bir manası olabilir?
Tenasühün saçmalığına dair daha birçok delili ortaya koyabiliriz. Ancak meselenin batıllığı güneş gibi ortaya çıktığından dolayı başka delillere ihtiyaç duymuyor ve bu uzun meseleyi burada keserek tenasüh hakkında merak edilen birkaç sorunun cevabına geçiyoruz:
SORULAR VE CEVAPLARI
Birinci soru: Mü’min suresi 11. ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:
— Kâfirler diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün ve iki defa dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Bizim için çıkış bir yolu var mıdır?
Bu ayette geçen “iki defa öldürülme ve iki defa diriltilme” ifadesinin tenasühe bir işareti var mıdır?
El-cevap: Asla yoktur! Zira ayet-i kerimede tenasühten bahsedilseydi, “iki defa öldürülme ve iki defa diriltilmeden” değil, “onlarca defa öldürülüp onlarca defa diriltilmeden” bahsedilirdi. Çünkü tenasüh inancına göre, ruh onlarca defa ölmekte ve onlarca defa dirilmektedir. Eğer mezkûr ayet-i kerime tenasühe işaret etseydi şöyle olurdu:
— Ey Rabbimiz! Sen bizi onlarca defa öldürdün ve onlarca defa dirilttin…
Lakin böyle söylenmemiş ve sadece “iki defa ölümden” bahsedilmiştir. Demek, ayetin tenasühle hiçbir ilgisi yoktur.
Ayette geçen “iki defa öldürülme” hakkında Abdullah İbni Mesud, Abdullah İbni Abbas, İmam Katâde, İmam Dahhak ve Ebû Malik Hazretleri şöyle demiştir:
—Birinci ölüm ruh üflenmeden önceki durumdur. Bununla insanların atalarının sulbünde iken ölü olmaları kastedilmiştir. İkinci ölüm ise bu dünyaya geldikten sonra ölmeleridir.
Bu ayet şu ayete benzer: Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Hâlbuki siz ölüler idiniz de o sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek ve sonra tekrar diriltecek. Nihayet ona döndürüleceksiniz. (Bakara 28)
Bu ayetteki:
– “Ölüler idiniz.” ifadesiyle, babalarımızın sulbündeki hâlimize dikkat çekilmiş.
– “O sizi diriltti.” ifadesiyle, hayat bulup bu dünyaya gelmemiz kastedilmiş.
– “Sonra sizi öldürür.” ifadesiyle, dünyadaki ölümümüz murad edilmiş.
– “Sonra diriltir.” ifadesiyle, kabirdeki diriltilmemiz kastedilmiş.
– “Sonra ona döndürülürsünüz.” ifadesiyle de kabirlerden çıkıp mahşer meydanına çıkışımız kastedilmiştir.
Sözün özü: Mezkûr ayetin tenasüh ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Ayetler kabir hayatından ve berzah âleminden haber vermektedirler.
İkinci soru: Bazı evliya kıssalarında veli zatların ruhlarının insan şekline büründüğü anlatılmaktadır. Bu tenasühe benzemiyor mu?
El-cevap: Asla benzemiyor! Evet, Allahu Teâlâ bazı has kullarının ruhlarını insan şeklinde temessül ettirmiş ve onlar insan gibi görünmüştür. Ancak bu bir temessüldür. Yoksa o mübarek ruhlar başka bedenlere girmiş değildir.
Melekler ve cinler de insan şekline girip birçok şeyler yapabilirler. Hatta şeytanın dahi insan şekline girip gözüktüğü hususunda birçok kıssa vardır. Ancak bunların hiçbiri tenasüh değildir.
Evliyanın ruhlarının da insan suretinde görünmesi bunlar gibidir. Tenasüh ile hiçbir ilgisi yoktur; kişinin aynadaki aksine benzeyen bir temessüldür.
Üçüncü soru: Bazı yeni doğan çocuklar eski hayatlarından bahsediyorlar. Bunlar ne ile izah edilebilir?
El-cevap: Hadis-i şeriflerle sabittir ki cinler insanın içine girebilir ve insanın his ve hareket sinirlerine tesir ederek hareket ve ses hasıl edebilir. İnsanın ise cinlerin bu söz ve hareketinden hiçbir haberi olmaz.
Cinlerin bu oyunu sebebiyle dünyanın bazı yerlerinde konuşan çocuk ve hastalar görülmüştür. Bunları konuşturan cin uzak ülkelerdeki şeyleri veya eski zamanlardaki hadiseleri söylediklerinden bazı kimseler bu çocukların iki ruhlu olduğunu veya başka bir insanın ruhunu taşıdığını zannetmişler. Cinlerin insan üzerindeki tesirini bilmeyen bu cahiller bunu tenasüh sanmış; cin ve şeytanların oyuncağı olmuştur.
Buradaki mesele, cinlerin insanın vücuduna girerek his ve hareket sinirlerine tesir etmesi ve bu tesirin neticesiyle de hareket ve sesin meydana gelmesinden ibarettir.
Dördüncü soru: Bazen insan bir olayı daha önce yaşadığını hissediyor. Bu ne ile izah edilebilir?
El-cevap: Buna “dejavu” denmektedir.
Dejavu: Hâlihazırda yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur.
Bu, beynin yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı görüntü veya ses gibi herhangi bir girdiyi, giriş anı sırasında algılayamamasından olabilir. Beyin bu girdiyi algıladığında, kişi bu olayı daha önce yaşadığı hissine kapılabilir.
Ayrıca beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasından da kaynaklanabilir. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayın daha önce yaşanmış olduğu duygusuna kapılır. Bu durum sinir aksonlarındaki küçük bir sapmadan kaynaklanır.
Dejavunun zıddına “jamevu” denilir ki bu durumdaki insanlar tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler.
Bütün bunlar beynin fonksiyonlarıyla alakadar olup asla tenasühle bir ilgisi yoktur.
“Tenasüh İnancı Nedir ve Caiz midir?” isimli eserimiz burada tamamlandı. Rabbimize hamdüsena olsun ki bir imani meseleyi daha bizlere yazdırdı ve bizi bu hayırlı işte istihdam etti. Rabbim bu eseri günahlarıma kefaret eylesin ve okuyanlara hakkıyla istifadeyi nasip etsin. Âmin.
Yazar: Sinan Yılmaz