32. Şefaat olmadan Allah kulunu direkt affetse olmaz mı?
Bizler şefaati tarif ederken şöyle demiştik:
Şefaat: Salih bir kulun, günahkâr bir kulun affı için Allah’a dua etmesi ve niyazda bulunmasıdır. Eğer duası kabul olursa, “Falan kul, falan kula şefaat etti.” denilir. Eğer duası kabul olmazsa, “Falanca şefaat etmek istedi ancak isteği kabul olmadı.” denilir. Dolayısıyla şefaat Allah’ın iznine ve rızasına bağlıdır ve bir kulun dua ve niyazından ibarettir.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir:
— Allah’ın izni ve rızası olmadan şefaat edilemiyor. Allahu Teâlâ önce kulunun bir amelinden razı oluyor, daha sonra şefaat edilmesine izin veriyor. Demek, hakikatte affeden Allah’tır. Bu durumda şefaate ne ihtiyaç var? Şefaat olmadan Allah kulunu direkt affetse olmaz mı?
Bu soruya cevabımız şudur:
Zaten Allahu Teâlâ bir kısım kullarını direkt affedecektir. Bir kısmının affına ise şefaati vesile kılacaktır. Şefaatin vesile kılınmasındaki hikmetleri şöyle sıralayabiliriz:
Birinci hikmet: Şefaat etmesine izin verilen peygamberler, şehitler ve veliler gibi zümreler ömürlerini Allah yolunda geçirmişler; canlarını bu yolda feda etmişler ve Allah’ın rızasını kazanmak için her zahmete katlanmışlardır. İşte onların bu amellerine bir mükâfat olarak Allah onlara şefaat iznini verir. Nasıl ki dünyada işlenen farklı amellere cennette farklı mükâfatlar vardır. İşte bazı amellerin mükâfatı da şefaat edebilme makamıdır.
İkinci hikmet: Allahu Teâlâ bu makamı o kullara vermekle o kullardan çokça razı olduğunu bildirmekte ve o makama ulaştıracak amellere teşvik etmektedir.
Mesela hadis-i şeriflerde hafızın ve şehidin şefaat etme hakkına sahip olacağı bildirilir. Kişi bu haberden anlar ki Cenab-ı Hak Kur’an’ı ezberleyenden ve canını hak yolda feda edenden çokça razıdır. Bu durumda şöyle düşünür: “Ben de bu amellere daha fazla ehemmiyet vereyim. Vereyim ki Rabbim benden daha çok razı olsun.”
İşte şefaat edecek zümrelerin beyanı o zümrelerin ameline teşvik içindir.
Üçüncü hikmet: Cenab-ı Hak kullarının hidayete ulaşması için sadece peygamberler göndermek ve kitaplar inzal etmekle yetinmemiş, hidayeti birçok yolla teşvik etmiştir. Hidayetin bir yolu da salih kullara ve evliyaya tabi olmaktır. Lakin kişi tabi olmadan önce sevmelidir. Önce birini seversiniz, sonra ona tabi olup yolundan gidersiniz.
İnsan ise biraz menfaatperesttir. Kendisine faydası olmayan şeyi zor sever. Bu sebeple, اَلْاِنْسَانُ عَابِدُ الْاِحْسَانِ “İnsan ihsanın kuludur.” denilmiştir. Yani insan önce kendisine iyiliği olanı sever, sonra onun peşinden gider.
İşte Cenab-ı Hak hidayetin yollarını gösteren salih kişileri sevmemiz ve onların yolundan gitmemiz için, onları sevmemize sebep olacak şefaati o kulların eline vermiştir. Bu sayede kişi, “Falanca zat belki bana şefaat eder, benim için Allah’a dua eder.” düşüncesiyle o kişiye karşı muhabbet besler. Bu muhabbetten de ona yakın olmak ve onun sözünü dinlemek meyli oluşur. Bu da onun hidayetine bir vesile olur.
İşte bu gibi hikmetlerden dolayı, Cenab-ı Hak bazı kullarına şefaat izni vermiş ve onların duasını kulunun affına bir vesile yapmıştır.