a
Ana SayfaYirmi Beşinci Söz29. Kur’an Arş-ı A’zam’dan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için…

29. Kur’an Arş-ı A’zam’dan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için…

Yirmi Beşinci Söz mütalaasına devam ediyoruz. Kur’an’ın tarifinin yirmi dördüncü maddesini mütalaa edeceğiz.

İKİNCİ CÜZ VE TETİMME-İ TARİF

“Kur’an Arş-ı A’zam’dan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için -On ikinci Söz’de beyan ve ispat edildiği gibi- Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamıdır.” (25. Söz)

Bu cümlenin mütalaasında dört nokta üzerinde durmak gerekiyor:

1. Kur’an’ın Arş-ı A’zam’dan gelmesi

2. İsm-i a’zamdan gelmesi

3. Her ismin mertebe-i a’zamından gelmesi

4. Kur’an’ın bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamı olması

Şimdi, birinci maddeyle mütalaamıza başlayalım:

Arş-ı A’zam mahiyetini tam bilmediğimiz bir mekândır. Kur’an’da ve hadislerde varlığı beyan edilmekle birlikte, mahiyetinden çok bahsedilmemiştir. Bütün âlem-i kevni kaplayan bir mekân olarak bilinir. Bizim burada üzerinde duracağımız nokta Arş’ın mahiyeti değil, Kur’an’ın Arş-ı A’zam’dan gelmesidir.

Allahu Teâlâ mekândan münezzehtir. Allah ne Arş’tadır ne de başka bir yerde. Allah Arş’ı ve bütün mekânları yaratandır. Bu sebeple, Allah’ın Arş’ta olduğunu ve oradan Kur’an’ı vahyettiğini düşünmek hatadır. Kur’an’ın Arş-ı A’zam’dan gelmesini iki manada anlayabiliriz:

1. Fahreddin er-Râzî Hazretlerine göre, Arş-ı A’zam, İlahî emirlerin ilk muhatapları olan meleklerin bulunduğu bir yerdir. Başka bir ifadeyle, Arş-ı A’zam İlahî emirlerin meleklere tebliğ edildiği makamdır.

Bu tanıma göre, Kur’an’ın Arş-ı A’zam’dan gelmesi şudur: Kur’an, Arş-ı A’zam’da bulunan Hz. Cebrail’e vahyedilmiş, Hz. Cebrail de bu vahyi Peygamberimiz (a.s.m.)’a getirmiştir. Bu cihetle, Kur’an’ın Arş-ı A’zam’dan geldiği söylenebilir.

2. Kur’an’ın “Arş-ı A’zam’dan gelmesi” ile “Allah’ın Arş-ı A’zam’da olup oradan vahyettiği” manası kastedilmişse, bu mana mecaz olur. Zira Allahu Teâlâ mekândan münezzehtir. Bu mecaz ifade Kur’an’da da geçmektedir. Taha suresi 5. ayette,  اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى  “Rahman Arş’a istiva etti.” buyrulmuştur. Kur’an mecazen Allah’ın Arş’ta olduğunu söylediğinden, Üstadımız da bu mecaza atfen, “Kur’an Arş-ı A’zam’dan gelmiştir.” demiş olabilir.

Bu ihtimale göre, “Kur’an Arş-ı A’zam’dan gelmiştir.” demek, “Kur’an Allah’tan gelmiştir.” demektir. Allah’ın Arş-ı A’zam’da olduğunu söylemek mecazdır ve Kur’an’ın tarz-ı beyanını taklittir.

Sözün özü: Kur’an ya Arş-ı A’zam’da olan Hz. Cebrail’e vahyedildi ve Hz. Cebrail de bu vahyi Peygamberimiz (a.s.m.)’a getirdi. Ya da Allahu Teâlâ’nın -mecazen- Arş-ı A’zam’da olduğu kabul edilip buna göre bir tasvir yapıldı. Bu tasvir de Kur’an’ın tarz-ı beyanındandır.

Birinci madde üzerinde bu kadar konuşmak yeter. Şimdi de ikinci maddenin mütalaasını yapalım:

Üstad Hazretleri, Kur’an’ın ism-i a’zamdan geldiğini söyledi. İlk önce ism-i a’zam nedir, bu ifadeyi anlamaya çalışalım:

Esmâ-i hüsnâ ile ilgili kitaplarda bahsi geçen konulardan biri de ism-i a’zam meselesidir. İsm-i a’zam “Allah’ın en büyük ismi” demektir. Hangi ismin ism-i a’zam olduğunu belirleme çabası daha ilk dönemlerden itibaren başlamıştır.

İmam Taberî, İmam Eş’arî ve Bâkıllânî Hazretleri başta olmak üzere bir kısım âlimler, belirli bir isme “en büyük” nitelemesini yapabilmek için naklî veya akli bir delil bulunmadığı görüşündedirler. Bu âlimlere göre, bir ism-i a’zamdan bahsedilemez.

Diğer âlimler ise Allah’ın isimleri arasında bir ism-i a’zamın olduğunu söylemişler ve hangi ismin ism-i a’zam olduğu hakkında on dört farklı isim beyan etmişler. Bu on dört farklı ismin söylenmesi de aslında bu mevzuda bir belirsizliğin olduğu ve konuyla ilgili kesin bir delilin bulunmadığını göstermektedir. Mesela:

– Hz. Ali Efendimize göre, ism-i a’zam tek bir isim değildir. Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddûs isimlerinden ibaret altı isimdir.

– İmam-ı Âzam Hazretlerine göre, Hakem ve Adl olmak üzere iki isimdir.

– Şeyh Geylânî Hazretlerine göre, Hayy ismidir.

– İmam-ı Rabbânî Hazretlerine göre ise Kayyum ismidir.

Görüldüğü gibi, İslam âlimleri ism-i a’zamı farklı isimlerde bulmuştur. Belki de her birinin hususi âleminde tecelli eden ism-i a’zam değişik olmuş ve bu sebeple her biri kendi hususi âleminde tecelli eden ism-i şerifi ism-i a’zam kabul etmiştir.

Üstad Hazretleri bu belirsizliğin hikmetini şöyle izah etmektedir:

“İnsanlarda veli, cumada dakika-i icâbe, ramazanda Leyle-i Kadir, esmâ-i hüsnâda ism-i a’zam, ömürde ecel meçhul kaldıkça, sair efrad dahi kıymettar kalır, ehemmiyet verilir.” (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri)

Bu belirsizliğe rağmen, ism-i a’zam konusunda en kuvvetli görüş ism-i a’zamın “Allah” ism-i şerifi olduğudur. Bu konuda Üstadımız da bu görüşü kabul ederek şöyle demektedir:

“Evet, Zat-ı Akdes’in alem-i zatîsi ve en âzami ismi olan lafzullahtan sonra…” (28. Mektup)

“Lafzullah sair esma ve sıfata camiiyeti ve ism-i a’zam olduğu itibarıyla…” (29. Mektup)

Bizler ism-i a’zam ile ilgili diğer detayları ilgili kitaplara havale ediyoruz. Daha fazlasını merak edenler ilgili eserleri okuyabilirler.

Şimdi, tekrar meselemiz olan, “Kur’an’ın ism-i a’zamdan gelmiş olması” cümlesine dönelim:

Buradaki ism-i a’zam ile kastedilen Cenab-ı Hakk’ın “Allah” ismidir. Kur’an, “Allah” ism-i şerifinden gelmiştir. Peki, bunun anlamı nedir?

Bunun anlamı On İkinci Söz’de iki misalle anlatılmaktadır. Hülasası şudur:

Nasıl ki bir padişahın iki türlü konuşması vardır:

Birisi: Hususi bir meselede, hususi bir muameleyle, hususi bir raiyyeti ile konuşmasıdır.

Diğeri: Saltanatı ve hilafeti makamında, has bir elçisiyle, umuma dair bir meseleyi konuşması ve emretmesidir.

İşte Kur’an, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Cenab-ı Hakk’ın, hususi bir ismi ile değil, ism-i a’zamı olan “Allah” ism-i şerifiyle insanlara bir hitabı ve konuşmasıdır. Hâlbuki bir veliye kalp telefonu vasıtasıyla ve ilham yoluyla konuşması hususi bir ismi ile görüşmesidir. Yani bir veliyle,

– Rabbü’l-âlemin (âlemlerin rabbi),

– Sultan-ı Ezel ve Ebed (ezelin ve ebedin sultanı),

– Hâlıku külli şey (her şeyin yaratıcısı),

– Fâtiru’s-semavati ve’l-arz (semavatın ve arzın fâtırı) gibi isimlerle konuşmamakta, belki hususi bir ismiyle konuşmaktadır.

Kur’an’da ise Cenab-ı Hak, ism-i a’zamı olan Allah ism-i şerifiyle ve bu ismin içine aldığı bütün isimler cihetiyle konuşmaktadır.

Dilerseniz, “Allah ismiyle konuşmak” ve “başka bir ismiyle konuşmak” ifadelerini biraz daha mütalaa edelim:

Bir kumandan düşünelim:

– Bu kumandan evladına karşı babalık sıfatıyla konuşur.

– Eşine karşı kocalık sıfatıyla konuşur.

– Komşusuna karşı komşuluk sıfatıyla konuşur.

– Anne ve babasına karşı evlatlık sıfatıyla konuşur.

– Kardeşine karşı ağabeylik ve kardeşlik sıfatlarıyla konuşur ve hakeza…

Kumandanın, konuştuğu her bir kişiye karşı farklı bir vechi ve farklı bir sıfatı vardır. Aynı kumandan kışlaya girdiği zaman askerlerle ne babalık, ne kocalık, ne kardeşlik, ne komşuluk, ne de başka bir sıfatla konuşur; o kumandan kışlaya girdiğinde artık kumandanlık sıfatıyla konuşur ve bir “Arş!” emriyle yüz binleri harekete geçirir.

İşte aynen misaldeki kumandan gibi, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Cenab-ı Hak da mahlukatıyla farklı farklı isim ve sıfatlarıyla konuşur. Kur’an ise ism-i a’zam olan Allah ismiyle bir konuşması ve mükâlemesidir.

Şimdi de meseleyi başka bir örnek üzerinde tefekkür edelim:

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sahabesine bir meseleyi emrettiğinde, sahabe-i kiram bazen şöyle derdi:

— Ey Allah’ın Resulü, bu emrettiğin vahiy midir yoksa senin şahsi görüşün müdür? Eğer senin sözün ise bizim de bu meselede şöyle bir görüşümüz var…

Yani sahabeler şöyle demek isterdi:

— Ey Allah’ın Resulü, sen şu anda bizimle risalet-i Ahmediye makamında ve Resul-ü Ekrem sıfatınla mı konuşuyorsun? Yani bu dediklerin risalet ve nübüvvet makamında sana vahyedilen sözler midir? Eğer öyleyse alerre’si ve-l ayn (başımız gözümüz üstüne) biz hepsini kabul eder ve itaat ederiz. Ancak eğer sen risalet-i Ahmediye makamında vahye mazhar olan kimliğin ile değil, beşeriyet makamında konuşuyorsan, bizlerin de bu meselede şöyle bir görüşü var; bunun hakkında ne dersin…

İşte sahabeler, Peygamberimizin bütün emirlerine -vahy-i İlahiyeye mazhar olması ve risalet ve nübüvvet makamında bulunması sebebiyle- kayıtsız ve şeksiz itaat ederlerdi. Bununla birlikte, Peygamberimizin beşeriyet sıfatıyla yaptığı tavsiyelere karşı da bazen başka tavsiyeler getirirlerdi.

Demek, bir beşerin bile farklı farklı sıfatlarla konuşması olabiliyor. Ve konuşurken bulunduğu makama ve konuşurken taşıdığı sıfata göre sözünün kuvveti artıyor veya eksiliyor.

Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hakk’ın da mahlukatına karşı hadsiz ve sınırsız sıfatlarıyla bir konuşması ve mükâlemesi vardır. Kur’an ise hususi bir sıfatla konuşması olmayıp, Rabbü’l-âlemin ünvanıyla ve ism-i a’zamı olan Allah ism-i şerifiyle bir hitabı ve bir mükâlemesidir.

Şimdi de üçüncü maddenin mütalaasını yapalım:

Üstad Hazretleri, Kur’an’ın her ismin mertebe-i a’zamından geldiğini beyan buyurdu. İlk önce “Her ismin mertebe-i a’zamı nedir?” bunu anlamaya çalışalım:

“Yetmiş bin perde” tabiriyle de ifade edilen bu mesele, her ismin tecellisinde binler mertebe olduğu hakikatine işaret etmektedir.

İlk önce sıfat ve esma-i İlahiyeye dair olan “yetmiş bin perde” tabirini izah edelim.

– Bu izahtan sonra “her ismin mertebe-i a’zamını” izah edelim.

– Daha sonra da “Kur’an’ın her ismin mertebe-i a’zamından gelmiş olmasını” anlamaya çalışalım:

Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatları hakkındaki “yetmiş bin perde” tabiri Risale-i Nur’un birçok yerinde geçmektedir. Meselenin izahı şu şekildedir:

Her bir eser, ustasını kendi kabiliyeti nispetinde gösterir. Bu itibarla her bir eser bir perde olup arkasındaki ustasını tarif ve tavsif eder. Bu meseleyi misallerle daha net anlayalım:

Birinci misal: Bir zatın ilmini onun yaptığı bisiklette tefekkür eden bir adam, aynı zatın yaptığı arabayı gördüğünde onun ilmine ait yeni bir perde açılmış ve o perdenin arkasından o zatın ilmini daha geniş manada seyretmiş olur. Aynı zatın bir de gemi yaptığını işiten ve gidip o gemiyi seyreden kişi, önceki eserlere kıyasla o zatın ilmini daha geniş olarak anlamaya başlar. Eğer bu zatın uçak ve füze de yaptığını farz edersek, o şahıs bunları da görmekle beş perde arkasından sanatkârın ilmini seyir ve tefekkür etmiş olur.

İkinci misal: Bir zatın zenginliğine alamet olarak onun bir fabrikasını gördüğünüz takdirde, o fabrika perdesi arkasından o zatın zenginliğini bir derece anlamış olursunuz. Size bu zatın böyle yüzlerce fabrikası olduğu söylense ve bu fabrikalar size gösterilse, zenginliğini daha geniş bir perdeden temaşaya muvaffak olursunuz. Daha sonra bu zatın arazi ve çiftliklerini de gezdiğinizde, her bir kademede bir öncekine nazaran daha geniş perdeler arkasından onun zenginliğini seyretmiş olursunuz. Bu şekilde her bir perdeden geçtikçe görüş ufkunuz daha genişlemiş ve nihayet o zatın servetini kâmil manada anlamış olursunuz. Burada sahip olduğu her bir mal bir perde hükmünde olup perdelerin açılmasıyla bu zatın zenginliği daha büyük ölçekte anlaşılmış olur.

Üçüncü misal: Birisini bir çocuğun hastalığını tedavi ederken görseniz, ondaki merhametin tecellisini bir perdede seyretmiş olursunuz. Aynı kişinin bir eczanesi olduğunu ve oradan fakirlere ilaçlar dağıttığını gördüğünüzde, o kişinin şefkat ve merhametini daha geniş bir perdede tefekkür etmiş olursunuz. Yine aynı kişinin büyük bir hastanesi olduğunu ve burada hastaları ücretsiz tedavi ettiğini görseniz, bu sefer aynı kişinin şefkatini farklı ve daha geniş bir pencereyle seyretmiş ve neticede üç farklı perdede o şefkatli zatın merhametini görmüş olursunuz.

İşte Allah’ın isim ve sıfatları için kullanılan “her birinin yetmiş bin perdesinin olması” ifadesi bu isim ve sıfatların farklı tecellileri olduğu manasındadır. Buradaki “yetmiş bin tabiri” bir sınır ve hudut değil, çokluktan kinayedir. Yetmiş bin değil, yetmiş milyon bile o isim ve sıfatların tecellisini ifade etmekte yetersiz kalır.

Mesela Allah’ın “rızık veren” manasındaki Rezzak ismini tefekkür eden birisi için tek bir canlının rızıklanması bir perde olduğu gibi, bütün insan nevinin rızıklanması da farklı bir perdedir. Sadece kendi rızkının verildiğini düşünerek Rezzak ismini tefekkür eden birisinin marifeti çok dar ve kısadır. Buna karşılık, Allah’ın şu anda yeryüzünde bulunan bütün insanları rızıklandırdığını düşünen bir kimse yüzler perde aşmış ve dolayısıyla tefekkür merdiveni daha yükselmiş olur. Bununla birlikte, eğer geçmişteki insanların da rızıklandırıldığını düşünürse, daha geniş bir perde arkasından Rezzak ismini tefekkür etmiş olur. Bundan sonra, hayvanların ve bitkilerin her bir ferdinin rızıklandırılması tefekkürüyle Rezzak isminin hakikatine yaklaşır ve birçok perdeyi daha geçer. Ve daha sonra, meleklerin ibadet denilen manevi gıdalarını düşünmekle Rezzak isminin perdelerini teker teker yırtmaya başlar ve arkasındaki Zat-ı Akdes olan Allah’a yakınlaşmış olur. Ve nihayet, cennette umum hayat sahiplerinin ebediyen rızıklanmasını tefekkürle yeni perdeleri açar. Bu hayalî seyahat sırasında binler perdede Cenab-ı Hakk’ın Rezzak ismini tefekkür eder.

Yine mesela “yaratıcı” manasındaki Hâlık ismini tefekkür eden bir kimse ilk önce bir karıncaya bakar. Onun İlahî bir sanatla yoktan yaratılışını düşünür, Hâlık isminin bir perdesini açar. Daha sonra, yeryüzündeki bütün karıncaları hayaliyle görür. Hepsinin aynı anda ve aynı tarzda yaratılışlarını düşünerek Hâlık ismini tefekkür etmekle farklı perdeler açar. Daha sonra, kendisinin ve insan nevinin ve sonra da gücü yetiyorsa kâinattaki her bir mahlukun, canlı ve cansız her şeyin yoktan icadını düşünür. Bu sayede her bir mahluk Hâlık isminin bir perdesi olur. Ve perdeler açıldıkça marifetullah nurları o kalbe dökülmeye başlar.

Yine mesela “terbiye eden” manasındaki Rab ismini tefekkür eden bir kimse ilk önce bir sineğin terbiyesine bakar ve onda gözüken Rab ismini tefekkür eder. Sonra diğer sinekleri de fikrine misafir eder ve daha geniş bir perdede Rab ismini tefekküre başlar. Daha sonraysa bu tefekküre diğer böcek ve hayvanları da katar. Âdeta her bir mahluk Rab isminin bir perdesi olur. Onlarda tecelli eden Rab ismi tefekkür edilerek perdeler yırtılmış ve Rabbü’l-âlemin olan Allahu Teâlâ’ya biraz daha yaklaşılmış olur.

Öyleyse denilebilir ki: Buradaki “yetmiş bin” tabiri çokluktan kinayedir. Her bir sıfat ve ismin yetmiş bin değil, yüz milyonlarca tecelliyatı vardır. O ismin cilvesine ayna olan her bir mahluk bir perdedir ki onda tecelli eden ismin tefekkür edilmesiyle perdeler açılmış olur.

Şimdi de “her ismin mertebe-i a’zamı” ifadesi üzerine konuşalım:

Yaptığımız izahtan anlaşıldı ki her bir ismin binler değil, milyonlar farklı şekilde tecellileri ve perdeleri vardır. Elbette bir karıncanın beslenmesinde gözüken Rezzak ismiyle, bir insanın beslenmesinde gözüken Rezzak isminin mertebesi aynı değildir. Yine dünyadaki mahlukların beslenmesinde gözüken Rezzak ismiyle, ehl-i cennetin cennette beslenmesiyle gözüken Rezzak ism-i şerifi de aynı değildir. Bu, güneşin bir okyanustaki tecellisi ile bir zerredeki tecellisi gibidir. Evet, ikisi de güneştendir ve aynı ışığın aksidir ama okyanustaki akis, zerredeki akisten daha büyük ve daha azametlidir.

Yine bir karıncanın yaratılmasında gözüken Hâlık ismiyle, kâinatın yaratılmasında gözüken Hâlık ismi aynı mertebede değildir. Elbette iki ismin müsemması da Allahu Teâlâ’dır. Ancak Hâlık ism-i şerifi kâinatın yaratılmasında -karıncanın yaratılmasına kıyasla- daha haşmetli ve azametli gözükmektedir.

Bu iki misali diğer isimlere kıyas edebilirsiniz. O hâlde diyebiliriz ki: Her bir ismin milyonlar mertebe tecellisi vardır ve bu tecelliler arasında büyüklük ve küçüklük mevzubahistir. Bir ismin en geniş ve yüksek manadaki tecellisine o ismin “mertebe-i a’zamı” denir.

Şimdi de asıl konumuz olan, Kur’an’ın her ismin mertebe-i a’zamından gelmiş olmasını mütalaa edelim:

Kur’an’ın her ismin mertebe-i a’zamından gelmesi, her ismin azami mertebedeki tecellisinden bahsetmesidir.

Mesela Kur’an Arş’ın yaratılmasından, kâinatın yaratılmasından, cennet ve cehennemin yaratılmasından; bütün insanların ve cinlerin yaratılmasından ve diğer bütün eşyanın yaratılmasından bahseder. Bu cihetle de Hâlık ism-i şerifinin mertebe-i a’zamını gözler önüne serer. Demek, Kur’an Hâlık isminin mertebe-i a’zamından gelmiştir. Yani Hâlık isminin azami mertebedeki tecellilerini ders vermiş, ins ve cinne göstermiştir.

Yine diyebiliriz ki:

– Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın bütün eşyaya sahip olduğunu beyanla, Malik isminin mertebe-i a’zamından gelmiştir.

– Kur’an, bütün eşyanın Allah tarafından terbiye edildiğini beyan etmekle, Rab isminin mertebe-i a’zamından gelmiştir.

– Kur’an, kıyameti ve bütün mahlukatın ölümünü haber vermekle, Mümit isminin mertebe-i a’zamından gelmiştir.

– Kur’an, bütün varlıkların rızkının Allah tarafından verildiğini beyanla, Rezzak isminin mertebe-i a’zamından gelmiştir.

– Kur’an, öldükten sonra bütün insanların bir sayha ile dirileceğini haber vermekle, Muhyi isminin mertebe-i a’zamından gelmiştir.

Diğer isimleri bunlara kıyas ederek diyebiliriz ki: Kur’an, her ismin mertebe-i a’zamından gelmiştir. Yani Kur’an, her ismin azami mertebedeki tecellisini göstermiş; bununla da akıl ve fikirleri hayrete düşürmüştür.

Mütalaanın başında şöyle demiştik:

Bu cümlenin mütalaasında dört nokta üzerinde durmak gerekiyor:

1. Kur’an’ın Arş-ı A’zam’dan gelmesi

2. İsm-i a’zamdan gelmesi

3. Her ismin mertebe-i a’zamından gelmesi

4. Kur’an’ın bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamı olması

Üç maddeyi mütalaa ettik. Şimdi, dördüncü maddenin mütalaasını yapalım:

Üstadımız dedi ki: Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamıdır.

Bu cümleyi şu misalle anlamaya çalışalım:

Bir sultan düşünelim. Bu sultan geniş topraklara, büyük ve güçlü ordulara ve akıl almaz zenginliklere sahip olsun…

Bu sultanın, biri şahsi hayatı ve özel ilgileri, diğeri ise ülkenin yöneticisi olması hasebiyle iki farklı yönü vardır. O sultan mesela edebiyata ilgi duyuyor olsun. Bu sahada yetişmiş büyük bir şairle, hususi telefonuyla görüşüp sohbet ettiğinde bu sohbet hususidir; bütün memleketin sultanı olması cihetiyle değildir. Sadece “o kişinin sultanı olması” cihetiyle ve o sanata ilgi duyması hasebiyledir. Bu sohbetin meyvesi de yine o sohbete has kalır; başkalarını ilgilendirmez.

O sultanın devletin idaresini ilgilendiren bir konuda, yüksek bir makam sahibiyle, mesela bir veziriyle görüşmesinde ise durum çok farklıdır. Bu görüşme umumu ilgilendirmektedir ve neticesinde alınan kararlar da umuma tatbik edilir. Bu görüşmenin de çok mertebeleri vardır. Mesela o sultan falan şehrin valisiyle görüşüyorsa, bu görüşme “o şehrin sultanı olması” cihetiyle bir görüşmedir ve konuşmalar o şehrin meselelerine aittir. Ama sultan vezirle görüşüyorsa, bu görüşme “umum memleketin sultanı” ünvanıyla bir görüşmedir. Bu görüşme, ülkenin büyük makam sahiplerinin de katıldığı azametli bir içtimayla yapılır. Alınan kararlar da bütün ahaliyi ilgilendirir.

Şimdi bu misal dürbünüyle hakikate bakalım:

Allahu Teâlâ bazı kullarıyla hususi bir şekilde konuşur. Bazı kullar, şahsi ibadetlerinde büyük bir titizlik gösterip, haramlardan ve günahlardan kaçınarak Allah’ın rızasına nail olurlar. Allah’ın böyle bir kulun kalbine ilhamda bulunması onunla bir nevi konuşmasıdır ve bu konuşma “o kişinin rabbi” ünvanıyladır. Bakın, “âlemlerin rabbi” ünvanıyla konuşmuyor; “o kişinin rabbi” ünvanıyla konuşuyor. Bu farkı çok iyi anlayalım!

Allahu Teâlâ’nın, kullarıyla farklı mertebede konuşmaları vardır. Mesela bir veli kul ilim ve irfanda yüksek mertebelere çıkıp insanlara hakkı anlatmakla vazifeli kılındığında, Allah’ın onunla konuşması “bulunduğu çevrenin rabbi” ünvanıyladır. Bakın, yine “âlemlerin rabbi” ünvanıyla konuşmuyor. “O çevrenin rabbi” ünvanıyla konuşuyor ve oradaki insanlara faydalı olabilmesi için kendisine ilim ve hikmet ilham ediliyor.

Allah’ın insanlarla konuşması -kemal mertebede- peygamberlerde tezahür eder. Bu tezahür de yine farklı derecelerde olur. Rivayetlerde yüz yirmi dört bin peygamberin gönderildiği beyan ediliyor. Bunların bir kısmı küçük bir kavmin irşadıyla vazifelidir ve Allah’ın onlarla vahiy yoluyla konuşması “o kavmin rabbi” olması ünvanıyladır. Kitap sahibi peygamberlerde bu konuşma çok daha ileri derecede tahakkuk eder ama yine de zamanla ve o kavimle sınırlıdır.

Bu noktada en geniş daire ahir zaman peygamberliği dairesidir ve zaman olarak da kıyamete kadar devam edecek bir tebliğ ve irşad söz konusudur. Bu en geniş dairenin irşadıyla bütün enbiyanın sultanı olan Peygamberimiz (a.s.m.) görevlendirilmiş ve kendisine en büyük ve en son kitap olan Kur’an’la hitap edilmiştir.

Bu izahlardan anlıyoruz ki: Cenab-ı Hakk’ın insanlarla Kur’an vasıtasıyla konuşması Rabbü’l-âlemin (âlemlerin Rabbi) olması ünvanıyladır. Elbette ki her bir insan kendi kalp telefonundan, kendi makamına göre Rabbiyle konuşup ilhama mazhar olabilir. Bu durumda da der ki: “Ben Rabbim ile konuştum.” Ancak diyemez ki: “Ben âlemlerin Rabbiyle konuştum.” Çünkü Allah’ın o kul ile hususi sohbeti o kulun Rabbi olması ünvanıyladır, Rabbü’l-âlemin olması ünvanıyla değildir.

Yine Kur’an okuyan birisi dese ki: “Ben Rabbü’l-âlemin ile konuştum.” Bu söz haktır ve hakikattir. Çünkü Allahu Teâlâ’nın Kur’an’daki hitabı Rabbü’l-âlemin sıfatıyla bir hitaptır.

Şimdi aynı odak noktasıyla, Kur’an’ın tarifine dair yirmi beşinci cümleyi okuyalım:

“Hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır.” (25. Söz)

Yukarıda yaptığımız izah bu cümle için de geçerlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kulunun kalbine ilham etmesi ve o kul ile kalp telefonu vasıtasıyla konuşması “o kulun İlahı” olması ünvanıyladır. Kur’an ise “bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla” bir fermanıdır.

Yine aynı odak noktasıyla, Kur’an’ın tarifine dair yirmi altıncı cümleyi okuyalım:

“Hem bütün semavat ve arzın hâlıkı namına bir hitaptır.” (25. Söz)

Aynı mana bu cümle için de geçerlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kuluna ilham edip, o kul ile ilham yoluyla konuşması “O kulun hâlıkı” olması ünvanıyladır. Kur’an ise “bütün semavat ve arzın hâlıkı olması ünvanıyla” bir konuşmasıdır.

Yine aynı odak noktasıyla, Kur’an’ın tarifine dair yirmi yedinci cümleyi okuyalım:

“Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.” (25. Söz)

Aynı mana bu cümle için de geçerlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kulu terbiye edip onu insan-ı kâmil makamına çıkarması “o kulun Rabbi” olması ünvanıyladır ve bu terbiye rububiyet-i hassadır yani İlahî terbiyenin özel bir muamelesidir. Kur’an ise rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Yani Kur’an ile bir ferdin terbiyesi değil, bütün insanların hatta cinlerin terbiyesi kastedilmiştir. Bu cihetle de Kur’an, rububiyet-i hassa cihetinde değil; rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâleme olmuştur.

Yine aynı odak noktasıyla, Kur’an’ın tarifine dair yirmi sekizinci cümleyi okuyalım:

“Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.” (25. Söz)

Cümlelerin odak noktası hep aynı… Baştaki temsili anlamışsak bütün bu cümleleri de anlarız. Şimdi, önceki cümlelerde yaptığımız aynı mütalaayı bu cümle üzerinde tekrar yapalım:

Allahu Teâlâ bir kuluyla ilham yoluyla konuşsa, o kul diyebilir ki:

— Ben sultanımla konuştum. Sultanım bana hitap etti.

Böyle diyebilir, ancak “Ben kâinatın sultanıyla konuştum.” diyemez. Çünkü Allah’ın onunla konuşması Sultan-ı kâinat olması ünvanıyla değil, o kulun sultanı olması ünvanıyladır. O kul bu mertebedeki bir konuşmaya muhataptır. İşte bu sebeple ancak “Ben sultanımla konuştum.” diyebilir.

Kur’an ise saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Yani Kur’an, Allahu Teâlâ’nın bütün kâinatın sultanı olması ve şu gözüken saltanat-ı âmme-i Sübhaniyenin sahibi olması ünvanıyla bir hitabıdır.

Bütün mütalaayı bir daha tekrar edecek olursak:

Cenab-ı Hak her insanla ve her mahlukuyla ilham yoluyla konuşur. Bu ilhama mazhar olan insan diyebilir ki:

— Ben Rabbimle konuştum.

Ama diyemez ki: Ben Rabbü’l-âlemin ile konuştum.

Yine diyebilir ki:

— Ben İlahımla konuştum.

Ama diyemez ki: Ben İlâhu külli şey (her şeyin İlahı) ile konuştum.

Yine diyebilir ki:

— Ben Hâlıkım ile konuştum.

Ama diyemez ki: Ben Hâlıku külli şey (her şeyin yaratıcısı) ile konuştum.

Yine diyebilir ki:

— Ben sultanımla konuştum.

Ama diyemez ki: Ben Sultan-ı Ezel ve Ebed ile konuştum.

Misalleri çoğaltabiliriz. İşin odak noktası şu: Cenab-ı Hakk’ın, bir kulu ile konuşması hususi bir sohbet olup, o kulun rabbi, maliki, sahibi vs. olması ünvanlarıyladır. Allah’ın Kur’an ile hitabı ise hususi bir ünvanla konuşması olmayıp; Rabbü’l-âlemin, İlâhu külli şey, Hâlıku’s-semavati ve’l-ard gibi ünvanlarıyla bir hitabıdır. Bu da Kur’an’ın diğer İlahî kelamlara olan üstünlüğünü gösterir.

Herhâlde mesele anlaşılmıştır. Mütalaasını yaptığımız cümleleri bir daha okuyarak dersimizi tamamlayalım:

Kur’an Arş-ı Âzam’dan, İsm-i Âzam’dan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için -On İkinci Söz’de beyan ve ispat edildiği gibi- Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamıdır.

Hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır.

Hem bütün semavat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır.

Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin