4. Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş…
Yirmi Beşinci Söz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Üstadımız eserde takip ettiği usulü şöyle beyan ediyor:
“Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş.
وَالشَّمْسُ تَجْرِي ۞ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا
gibi. Yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç dört ayette şüpheleri söylenmiş.” (25. Söz)
( وَالشَّمْسُ تَجْرِي : Ve Güneş akıp gider. / وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا : Ve dağları direkler (yapmadık mı?)
Bu usul Risale-i Nurlarda takip edilen usuldür. Üstad Hazretleri soruyu sormadan cevabı verir; itirazı söylemeden meseleyi izah eder. Bu sayede soruyla ruhu yaralamaz, itirazın zikriyle surda bir delik açmaz. Mesela ehl-i fennin mülhid kısmı وَالشَّمْسُ تَجْرِي ۞ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ayetlerine itiraz etmiş. Üstadımız onların itirazını zikretmeden direkt bu ayetlerin tefsirini yapmış.
Ancak bazı meselelerde soruyu veya itirazı zikretmek lazım geliyor. Meselenin tam anlaşılması ancak böyle mümkün oluyor. Bu durumlarda Üstadımız soruyu ve itirazı zikrediyor. Cevabı ise öyle kuvvetli bir şekilde veriyor ki soru ve itirazın bahsi ruhta bir yara açmıyor.
“Hem bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de fakat ilm-i belâgat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimane ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş.” (25. Söz)
(Muhtasar: Kısa, öz / Ulûm-u Arabiye: Arap dili ilimleri / Âlimane: Bir âlime yakışır biçimde)
Bir eserin hem acele telif edilmesi hem de derin hakikatlerin kısa ve mücmel bir surette izah edilmesi normal şartlarda eserin kıymetini ıskat eder. Kıymeti ve derinliği olan bir eseri yazabilmek için üzerinde yıllarca çalışmak lazım.
Bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’nde ise mezkûr hakikat tersine işlemiş. Çabuk yazılmasına ve meselelerin mücmel bırakılmasına rağmen eserde müthiş bir derinlik var. İlm-i belagat ve ulûm-u Arabiye noktasında okuyanları hayrete düşürüyor. Eser, âlimlere hayret verecek derecede âlimane yazılmış.
“Âlimane” ifadesi üzerinde biraz duralım:
Âlimane yazmak, çok bilgi vermek değildir. Âlimane yazmak; içinde derin kavrayışın, sağlam muhakemenin, ölçülü ifadenin ve ilme dayalı izahların olduğu bir yazım şeklidir. İşte bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi bu sırra mazhardır ve âlimlere hayret verecek derecede âlimane yazılmıştır.
Şunu da ifade etmek istiyorum; bu da gönlümde bir yaradır:
Bu risaleyi 5-10 asır önce bir Arap âlim Arapça yazmış olsaydı bu eser medreselerin baş tacı olur; medreselerde “Mu’cizat-ı Kur’aniye” başlığında okutulurdu. Maalesef bizim medreselerimiz hâlâ Risale-i Nurların kıymetini anlayamadı; hâlâ bu hazineye sırtlarını dönüyorlar.
“Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var.” (25. Söz)
Risale-i Nur bir meyve ağacına benzer. Dalları neredeyse semaya kadar uzanmış… Herkes kâmetine göre, elinin uzandığı bir daldan meyveyi koparır. Elinin uzanamadığı daldaki meyve ise ona ait değildir; onun başka bir sahibi vardır.
Risale-i Nurların bu özelliği beni hep şaşırtmıştır. Meseleyi biraz daha açayım:
Bir âlim ile bir cahil -Kur’an müstesna- aynı kitabı okumaz. Âlimin okuduğunu cahil anlamaz; cahilin okuduğunu da âlim okumaz. Ancak Risale-i Nur bunun dışındadır. Risale-i Nurları hem âlim okuyor hem cahil. İkisi de kendi hissesini alıyor. Yani Üstad Hazretleri meseleleri öyle katmanlı izah ediyor ki herkes kendi derecesine göre bir hisse alıyor. Aynı satırı bir âlim ile bir cahil okuyor; ikisi de farklı bir şey anlıyor, farklı bir hisse alıyor. Hatta bazen okuyup çok istifade ettiğimiz ve keyif aldığımız bir yeri âlim bir kişi izah ediyor; “Allah Allah, burada amma farklı manalar varmış. Ben hiç anlamamışım.” diyoruz.
Kelama böyle bir derinlik vermek çok zor bir şeydir. Hatta bizler için imkânsızdır. Üstad Hazretleri ise Allah’ın inayetiyle kelamına bu derinliği vermiş; herkesin hissesini kelamın bir katmanına bırakmış.
“Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikatini beyan etmiş.” (25. Söz)
(Müşevveş: Karışık)
Ben şahsen ifade ve ibarelerde zerre miskal bir kusur görmüyorum. Tam benim ruhuma ve hâletime uygun yazılmış. Hatta sanki benim için özel yazılmış…
Üstadımızın bu sözlerini tevazu ve mahviyet sadedinde söylenmiş sözler olarak kabul ediyorum. Zaten Üstadımızın dediği gerçek olsaydı bizler bu eseri bir defa okur, bir daha da okumazdık. Ben bundan 30 sene önce bu eserin ezberine çalışmıştım. Üzerinde altı ay çalışmış ve birçok yerini ezberlemiştim. Her gün bu ezberlerin tekrarını yapıyordum. O zamanlar beni kendine âşık etmişti; hâlâ da aşığım. Bizi kendine böyle âşık eden bir eserin ifade ve ibaresinde elbette bir kusur yoktur. Belki kusur bize aittir. Ruhumuzu Üstadımızın ruhuna ve zevkimizi onun zevkine yaklaştıramamışızdır.
Mütalaasını yaptığımız bölümü bir daha okuyalım:
“Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş.
وَالشَّمْسُ تَجْرِي ۞ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا
gibi. Yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç dört ayette şüpheleri söylenmiş. Hem bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de fakat ilm-i belâgat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimane ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikatini beyan etmiş.” (25. Söz)
Yazar: Sinan Yılmaz