a
Ana SayfaAltıncı Söz4. Mesela göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder…

4. Mesela göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder…

Altıncı Söz’ün mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Mesela göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. (6. Söz)

(Hasse: Duygu / Kavvad: Deyyus, günaha vasıta olan / Dereke: Aşağı derece / Sâni-i Basîr: Her şeyi gören ve sanatla yaratan Allah / Kitab-ı kebir-i kâinat: Büyük kâinat kitabı / Mucizat-ı sanat-ı Rabbaniye: Allah’ın sanatının mucizeleri / Küre-i arz: Yeryüzü)

Göz Allah hesabına kullanıldığında üç sıfatı kazanır:

1. Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı olur.

İlk önce “kitab-ı kebir-i kâinat” ifadesi üzerinde biraz duralım:

Cenab-ı Hakk’ın iki farklı kitabı vardır:

Birincisi: Kelam sıfatından gelen Kur’an’dır.

İkincisi: Tekvin sıfatından gelen kâinat olup kudret kalemiyle yazılmıştır.

Kelam sıfatından gelen Kur’an kitabının kelimeleri olduğu gibi, tekvin sıfatından gelen kâinat kitabının da kelimeleri vardır. Her bir mahluk bu kitabın bir kelimesidir. Kuş bir kelimedir, çiçek bir kelimedir, dağ bir kelimedir; deniz, güneş, yıldızlar ve her ne varsa, bu kitabın bir kelimesidir. Bu kâinat kitabı bütün ayetleriyle kâtibi olan Zat-ı Zülcelal’i tarif ve ilan etmektedir.

Göz, bu kitapta yazılmış olan İlahî isim ve sıfatları okur ve onları mütalaa eder. Aslında mütalaa vazifesi gözün değil, aklın vazifesidir. Zira göz sadece yazıyı görür. Manalar gözde değil akılda anlaşılır. Ancak akıl bu mütalaayı göz vasıtası ile yaptığından dolayı göz bir cihetten aklın sıfatı olan mütalaaya ortak olmuş olur.

2. Şu âlemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi olur.

Mucize: Tâkâd-ı fevk-i beşer olan şeye yani insanın gücünün yetmediği şeye denir.

Bu mana itibarıyla, şu âlemde yaratılan her şey bir mucizedir. Zira bütün insanlar bir araya gelse, değil güneşleri ve yıldızları yapmak, bir sineği ya da bir otu bile icat edemezler. Demek sinek bir mucizedir, ot bir mucizedir, yaprak bir mucizedir, yağmur damlası bir mucizedir ve bunlar gibi her şey bir mucizedir!

Aynı zamanda bu mucizeler birer sanat harikasıdır. Âlemi bir kenara koyarak sadece bir kuşa ya da bir kelebeğe baksanız, nasıl bir harika-ı sanat olduğunu görürsünüz. Fazla söze hacet yok!..

İşte göz Allah’a satıldığında ve bu âleme Allah hesabına baktığında, bu âlemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi olur ve eşyaya Allah’ın sanatı hasebiyle bakar. Göz mucizevi sanatı görür; akıl ise sanatkârını tefekkür eder.

3. Küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

Bunun manası şudur: Ehl-i imanın nazarında şu kâinat, gül ve çiçeklerle süslenmiş bir cennet bahçesidir. Gözün bebeği ise bu cennet bahçesinde bal yapan bir bal arısıdır. Yeryüzündeki gül ve çiçek gibi delillerden alacağı ibret ile vicdanda iman balını yapar. Yani bal arısının çiçeklerden nektar toplayarak bal yapması gibi, göz bebeği de çiçek gibi delillerden Allah’ın varlığına ait deliller toplar ve iman balını yapar.

Üstadımız, gözün mübarek bir bal arısı olması meselesini İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde şöyle beyan ediyor:

— Zira gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavileşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlarla müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de balarısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, burhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapar. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Kavileşmek: Kuvvetlenmek / Müzeyyen: Süslenmiş / Menkuş: Nakşedilmiş / Usare: Sıkılmış şeylerden çıkan su)

Göz Allah’a satılırsa şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı, şu âlemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkıyor. Eğer Allah’a satılmayıp nefis hesabına çalıştırılırsa, devamsız bazı güzellikleri ve manzaraları seyir ile şehvet ve nefsin arzularına hizmet eden bir kavvad derekesine iniyor.

Üstadımız üçüncü örneği şöyle veriyor:

Mesela dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan; belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan, o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. (6. Söz)

(Kuvve-i zaika: Tad alma duyusu / Fâtır-ı Hakîm: Hikmetli yaratıcı (Allah) / Tavla: Ahır / Rezzak-ı Kerîm: Bütün varlıkların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan (Allah) / Nâzır-ı mahir: Maharetli gözlemci / Kudret-i Samedaniye: Hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın sonsuz kudreti / Matbah: Mutfak / Müfettiş-i şâkir: Şükreden müfettiş)

Dil için de iki ihtimal var:

1. Ya midenin izin verdiklerine “Geç.”, izin vermediklerine “Dur.” diyen bir kapıcı olacak; bununla da en kıymetsiz bir derekeye inecek.

2. Ya da rahmet hazinelerinin mahir bir nâzırı ve kudret mutfağının şâkir bir müfettişi olacak. Allah hesabına tadacak, lezzetin derecesini ölçecek; bununla da Rezzak isminin bir cilvesini görüp Rezzak-ı Kerîm’e şükredecek.

İşte ey akıl, dikkat et!

– Meş’um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede?

– Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede?

– Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? (6. Söz)

(Meş’um: Uğursuz / Mütefennin: Fenci / Tavla: Ahır / Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı: İlahi rahmetin çok özel hazinelerinin gözlemcisi)

Bu manaları üstte mütalaa ettiğimizden bir daha izahına girişmiyoruz. Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mümin cennete layık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mümin, imanıyla hâlıkının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır. (6. Söz)

(Muvafık: Uygun / Hâlık: Yaratıcı / İstimal: Kullanma)

Mana açık olduğundan izahına gerek duymuyor, meselenin tefekkürünü sizlere havale ediyoruz. Sadece şu kadar deriz ki:

Cennet kıymetli eşyaların diyarı, cehennem ise kıymetsiz şeylerin mekânıdır. Her kıymetli eşya cennette yerini alırken, her kıymetsiz eşya da cehenneme atılacak ve orada yerini alacaktır. Bu sırdan dolayıdır ki iyilikler, güzellikler ve sevaplar cennete akar; kötülükler, çirkinlikler ve günahlar ise cehenneme dökülür. Zira güzellikler ve sevaplar kıymetli, çirkinlikler ve günahlar ise kıymetsizdir.

İşte mümin kişi, azalarını Allah’a satıp O’nun yolunda kullandığından dolayı bir kıymet kazanır ve cennete layık bir mahiyet kesbeder. Kâfir ise o kıymetli azaları nefis hesabına çalıştırır; bundan dolayı da bütün bütün kıymetini kaybeder ve cehenneme muvafık bir mahiyet kazanır.

Bu hakikate şu misal dürbünüyle bakabiliriz:

Bir tren yolculuğunda insanlar ve hayvanların seyahat ettiklerini farz ediniz… Böyle bir yolculukta elbette insanlar birinci mevkide, hayvanlar ise trenin ahır kısmında seyahat ederler. İnsan, insan olması cihetiyle birinci mevkide yer alırken; hayvan, hayvan olması hasebiyle ahıra layık görülmektedir.

Aynı şey evimizde beslediğimiz kediler için de geçerlidir. Bizler evin en güzel yerlerinde yaşarken, kedi belki de bir sepette hayatını geçirmekte; farenin ömrü ise daha da kötü, bir delikte geçmektedir.

Yine uçak ile seyahat edenler bilirler ki kedi ve köpek gibi hayvanlar uçakta insanlarla beraber seyahat edememekte, onlar uçağın kargo kısmında seyahat etmektedir. Bu hayvanların insanlara ait bölüme girememelerinin sebebi, onların insan ile aynı kıymette olmamaları yani hayvan olmalarıdır.

Demek yaşanacak mekân, o şeyin mahiyeti ve kıymetine göre belirlenmektedir. Kıymetli olanlar kıymetli yerlerde, kıymetsiz olanlar da kıymetsiz yerlerde yaşamaktadır. Başka bir ifadeyle: Kıymetli mekânlarda yaşayabilmek için kıymet kazanmalı ve kıymetimizi yükseltmeliyiz. Eğer cenneti istiyorsak ona layık bir kıymet almalıyız.

İşte mümin, azalarını Allah yolunda kullanarak onların kıymetini birden bine çıkarmış ve bu sayede cennete layık bir kıymet kazanmıştır. Kâfir ise aynı cihazları nefis yolunda kullanarak kıymetini düşürmüş ve kıymetsiz eşyaların mekânı olan cehennemi hak etmiştir.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin