a
Ana SayfaBeşinci Söz6. Hem insan ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesi gösteriyor…

6. Hem insan ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesi gösteriyor…

Beşinci Söz’ün mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Hem insan ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine lazım olan amel ve iktidar cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı maneviye ve uhreviyesine lazım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve ibadet cihetinde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir. (5. Söz)

(Halk olunmak: Yaratılmak / Cihazat-ı maneviye: Manevi cihazlar (duygu ve latifeler kastedilmiş) / Edna: Aşağı / İftikar: Fakirliğini bilip gösterme / Tazarru: Dua, yakarış)

Mesela bir sinek dünyaya gelir gelmez uçmaya ve vurkaç tekniğini kullanmaya başlar. Bir balık hemen yüzmeye, bal arısı hemen bal yapmaya ve ipek böceği hemen ipek dokumaya başlar. Bunlar gibi her bir varlık, bu âleme gelir gelmez hayat şartlarına uyum gösterir ve hayatına lazım olan maddeleri kolayca temin eder. Âdeta her biri başka bir âlemde terbiye edilmiş ve buraya öyle gönderilmiş gibidir.

Hâlbuki insan ancak bir iki yaşına geldiğinde yürüyebilmekte, yedi sekiz yaşlarında zararı ve menfaati ayırt edebilmekte ve ölünceye kadar da öğrenmeye muhtaç olmaktadır. İnsan, şu dünya hayatına lazım olan maddeleri tahsil etme cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişemez. Ne onun gibi uçabilir, ne onun gibi zahmetsiz rızkını bulabilir, ne de hayatına lazım olan maddeleri onun gibi kolayca temin edebilir.

Ancak hayat-ı uhreviyenin levazımatı olan ilim, tefekkür, iftikar, dua ve ibadet hususunda insan hayvanatın sultanıdır. Hiçbir mahluk insan gibi ilim tahsil edemez, marifetullah kesbedemez, dua ve ibadet edemez, tefekkür edemez; iftikar dediğimiz, fakrını ilan ile Rezzak-ı Kerim’in kapısını çalamaz.

O hâlde insan bu dünyaya sadece rızkını temin etmesi için gönderilmemiştir. Eğer öyle olsaydı, serçe kuşundan aşağı düşmez, böyle âciz ve fakir olmazdı.

Demek insanı yaratan Zat, ondan hayvan gibi yaşamasını istemiyor. Ondan ilim istiyor, tefekkür istiyor, dua ve ibadet istiyor ve aczini ve fakrını derk ederek kudret-i İlâhiyenin ve rahmet-i Rabbâniyenin önünde secde etmesini istiyor.

Bu hakikate şu misalle bakabiliriz:

Ferrari marka bir arabayı satın alabilmek için büyük miktarda bir parayı gözden çıkarmamız gerekir. Bir traktörü ise daha ucuza satın alabiliriz. Ferrari arabası traktörden her cihetle üstün ve daha konforlu olmakla birlikte, eğer ikisi bir dağda veya tarlada yarışsaydı, elbette Ferrari arabası traktöre mağlup olurdu.

Evet, Ferrari traktörden daha mükemmel ve daha hızlıdır. Ama iş tarlada yarışa geldiğinde traktör galip gelir. Bunun sebebi, Ferrari arabasını tasarlayan mühendislerin bu arabayı asfalt şartlarına uygun olarak tasarlaması ve tarla şartlarına uygun yapmamasıdır.

Aynen bunu gibi, insan da hayvanattan -cihazat olarak- yüz derece üstündür. Sadece insana verilen akıl nimeti terazinin bir kefesine, hayvanı diğer kefesine koysak insan yine galip gelir.

Ancak iş, lezzet dağında ve sefahet tarlasında lezzet alma yarışına gelirse, hayvan insanı yüz defa geçer. Çünkü hayvan bu dünyaya gelir gelmez hayatın bütün şartlarını öğrenir ve hemen rızkını tahsile başlar. Aklı olmadığı için de geçmişin hüzünleri ve geleceğin korkuları onun hazır lezzetini bozmaz. Bulunduğu andan tam lezzet alır. Fakat insan, akıl itibarıyla geçmiş ve gelecek ile alakadardır. Geçmişte yaşadığı hüzünler ve geleceğin korkuları onun hazır lezzetini yok eder. Hayvan ise kesilmeye giderken bile ölümü düşünmez.

Bu kıyasla anlaşılır ki: İnsanı yaratan Zat, onu bu dünyaya lezzet almak ve keyif sürmek için göndermemiştir. Onun vazifesi ibadet ve takvadır.

Bu makamda, Mesnevi’deki şu bölümü mütalaa etmek faydalı olacaktır:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Aslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, mesela letafetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik, insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi, ruhani ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latif bir âlemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.” (Mesnevi-i Nuriye)

(İftiras: Yırtıp parçalamak / Kezalik: Aynen bunun gibi / İstidat: Kabiliyet / Vazife-i fıtriye: Yaratılıştan gelen vazife / Ulviyet: Yücelik, yükseklik / Derece-i iştiyak: Kuvvetli arzu ve isteğin derecesi / Muvakkaten: Geçici olarak)

Metnin tefekkürünü sizlere havale ediyorum. Ama sakın tefekkür etmeden geçmeyin. Nefse vazifesini -onu hayvanata kıyas ederek- iyice öğretin. Öğretin ki fâni lezzetlerin ve geçici keyiflerin peşinde koşmasın, vazifesini yapsın!

Üstad Hazretleri Beşinci Söz’ü şöyle tamamlıyor:

Demek, ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.

İşte sana iki yol; istediğini intihab edebilirsin. Hidayet ve tevfiki Erhamü’r-Râhimîn’den iste.  (5. Söz)

(Mezraa: Tarla / Mükerrem: Kendisine ikram edilmiş / İntihab: Seçmek)

Anlatılmak istenen manayı üstte mütalaa ettiğimizden tekrar izahına girişmiyoruz. Burada izahtan ziyade tefekkür etmek gerekir. Nefsin önüne iki yolu koyup, “Hadi seç bakalım. Serçe kuşuna nefer olmayı mı yoksa hayvanatın kumandanı, Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olmayı mı seçiyorsun?” demeli ve onu seçime zorlamalıyız.

Eğer serçe kuşunun neferi olma yolunu seçerse, ona o yolun zahmetini ve meşakkatini anlatmalı ve hak yolu seçmeye zorlamalıyız. Bunların tamamının anahtarı da tefekkürdür.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin