4. İnsan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu hâlde sermayesi hiç hükmünde…
Üçüncü Söz’ün mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu hâlde sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu hâlde iktidarı hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. (3. Söz)
Evet, insan hadsiz eşyaya muhtaç ve nihayetsiz musibetlere maruzdur. Sermayesi ve kudreti ise bir hiç hükmündedir.
İhtiyacının dairesi hayalin dairesi kadar geniştir. Hayal nereye gitse oradan bir ihtiyaçla döner. Ancak en küçük bir ihtiyacını dahi karşılayabilecek bir sermayesi yoktur. Bir damla suyu yapamaz, bir buğday tanesini bitiremez. Bu kadar fakir ve bu kadar muhtaçtır!..
Hem son derece âcizdir. Mikroskopla binlerce defa büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mağlup olur. Kör akrepten tutun ayaksız yılana, sinekten tutun semanın göktaşlarına kadar her şey ona karşı düşman vaziyetindedir. Buna mukabil, kendisini koruyabilecek hiçbir kuvveti ve hiçbir kudreti yoktur.
Bu mesele On Yedinci Söz’de harika bir surette anlatılmıştır. Şimdi bu beyanı yavaş yavaş, üzerine düşüne düşüne ve teenni ile okuyalım. Unutmayın! Mesele, okumuş olmak için okumak değildir. Asıl mesele, hakikati kalbe ve ruha işletmektir.
“İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir. Hatta hayal nereye gitse ihtiyaç dairesi dahi oraya gider, orada da hacet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır; elde bulunmayan ise hadsizdir. Hâlbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır. Demek, fakr ve ihtiyaçlarım dünya kadardır. Sermayem ise cüz-i lâyetecezzâ (zerre) gibi cüz’î bir şeydir.
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hacet nerede? Ve bu beş paralık cüz’î ihtiyari nerede? Bununla onların mübayaasına (satın alınmasına) gidilmez, bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir. O çare ise şudur ki: O cüz’î ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenab-ı Hakk’ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır.
Ya Rab! Madem çare-i necat budur, senin yolunda o cüz’î ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.” (17. Söz)
Metni tam anlayamadıysanız tekrar okuyun; sakın anlamadan ve tefekkür etmeden geçmeyin. Ana metnin mütalaasına sonraki derste devam edeceğiz.
Yazar: Sinan Yılmaz