a
Ana SayfaÜçüncü Söz3. Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi membaı imandır, ubudiyettir…

3. Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi membaı imandır, ubudiyettir…

Üçüncü Söz’ün mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Evet, her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi membaı imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi membaı dalalettir. (3. Söz)

(Hasenat: İyi ameller, güzellikler / Seyyiat: Kötülükler, çirkinlikler / Cebanet: Korkaklık)

Her hakiki hasenatın membaının iman olması hakikatine şu misal dürbünüyle bakabiliriz:

– Şimdi bir kâğıda 1 rakamını yazalım. Bu 1 rakamı, iman ve itaati ifade etsin.

– Bu birin yanına bir sıfır koyduğumuzda 10 olur ki bu sıfır da cömertliği ifade etsin.

– Yanına bir sıfır koyduğumuzda 100 olur ki bu sıfır da sabrı ifade etsin.

– Yanına bir sıfır koyduğumuzda 1.000 olur ki bu sıfır da insanlarla iyi geçinmeyi ifade etsin.

– Yanına bir sıfır koyduğumuzda 10.000 olur ki bu sıfır da güzel ahlakı ifade etsin.

– Yanına bir sıfır daha koyduğumuzda 100.000 olur ki bu sıfır da alçak gönüllülüğü ifade etsin.

Evet, güzel hasletleri ifade eden sıfırları çoğaltınca önümüze çıkan rakam büyüyecektir. Bu da insanın değerini temsil etmektedir. Ne kadar çok sıfır varsa, yani rakam ne kadar büyükse insan da o kadar kâmildir.

Şimdi soruyoruz:

— Eğer baştaki 1 rakamını silsek ve sıfırları 1’siz bıraksak ne olur? Gerideki onca sıfırın bir manası kalır mı?

Elbette bu durumda sıfırlar hiçbir şey ifade etmez. Çünkü matematikte yüz tane sıfır yan yana gelse yine sıfırdır.

İşte insandaki iman ve itaat, misalimizdeki 1 hükmündedir. İnsandaki bütün kemal sıfatlar ise sıfır hükmündedir. Nasıl ki sıfırların kıymeti baştaki 1’e bağlıdır ve 1 olmazsa hepsi kıymetsizliğe ve manasızlığa inkılâp eder. Aynen bunun gibi, bütün kemal sıfatların varlığı ve bekası da iman ve itaate bağlıdır. İman ve itaat bir silinirse geride kalan onca güzel ahlak ve hasletler bir anda yok olurlar.

— İnsan öldükten sonra dirileceğine ve dünyada yaptığı amellere göre hesaba çekilerek cennete veya cehenneme gideceğine inanmazsa niçin cömert olsun, niçin başkalarına acısın, niçin paylaşsın, niçin sevsin, niçin başkalarına zulmetmesin, niçin öldürmesin, yağmalamasın, çalmasın, çırpmasın ve hakeza…

İnsanı bu kötü hasletlerden meneden tek şey, iman ve ahiretteki hesaptır. İman bir santral, kemal sıfatlar ise birer lambadır. Bu lambaları yakmanın tek yolu, iman santralinin kolunu kaldırmaktır.

İman her hakiki hasenatın membaı olduğu gibi, cesaretin de membaıdır. Dalalet her seyyiatın membaı olduğu gibi, cebanetin de membaıdır.

Bu hakikati Üstad Hazretleri şöyle beyan ediyor:

Evet, tam münevverü’l-kalp bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa ihtimaldir ki onu korkutmaz. Belki harika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalpsiz bir fâsık feylesof ise gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.) (3. Söz)

(Münevverü’l-kalp: Kalbi nurlanmış / Kürre-i arz: Yeryüzü / Kudret-i Samedâniye: Hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın kudreti / Münevverü’l-akıl: Aklı nurlanmış / Feylesof: Filozof, felsefeci)

Bu hakikate şu misal dürbünüyle bakabiliriz:

Bir otobüste yolculuk yaparken şoförün uyuduğunu fark etseniz, nasıl bir dehşete kapılırdınız düşünün… Bir de bu otobüsün virajlı bir dağ yolunda olduğunu farz edin… Herhâlde dehşetiniz ikiye katlanırdı.

İşte kâfirin nazarında dünya böyle şoförsüz bir otobüstür. Top güllesinden yetmiş defa daha süratli olan yıldızlar feza denizinde sahipsiz geziyorlar. Bir tanesi yolunu şaşırsa başka bir yıldıza çarpacak, bir kıyameti koparacak. Onun nazarında her şey başıboş, sahipsiz ve vazifesizdir. İşte küfrün neticesi olan bu korkudan hasıl olan manevi bir cehennem ateşi, her daim kâfirin kalbini yakar.

Mümin ise kâinatı Allah’a teslim eder. Her şeyi kendi Rabbinin bir memuru bilir. Hiçbir şey başıboş değildir. Her şeyin dizgini Onun kudret elindedir. Hiçbir şey Onun izni ve iradesi olmadan hareket edemez. -Tabiri caizse- onun itikadınca, şu kâinat otobüsünün gayet hakîm ve kerim bir müdebbiri vardır. İşte bu hâlin bir neticesi olarak, mümin dünyada dahi cennet hayatı yaşar. Bedeni zindanda dahi olsa ruhu ve kalbi manevi bir cennettedir.

Bu hakikate şu misal dürbünüyle de bakabiliriz:

Bizler timsah, aslan, kaplan gibi yüzlerce vahşi hayvanın bulunduğu bir hayvanat bahçesinde gezerken asla korkmayız. Hatta korkmak bir kenara dursun, gayet neşeli ve keyifli bir gezinti yaparız. Buna mukabil, içinde zincirlenmemiş bir köpek olan bahçede gezmeye kalksak korkudan bacaklarımız titrer.

— Acaba yüzlerce vahşi hayvandan korkmayan biz, bir köpekten niçin korkuyoruz?

Bu sorunun cevabı şudur: Biz biliyoruz ki hayvanat bahçesindeki bütün hayvanların zincirleri, asla kopması mümkün olmayan demir çubuklara bağlanmış ve birçoğu da kafeslerde hapsedilmiş. Onlar zincirlerini koparıp kafesleri aşarak bize asla saldıramazlar. Bahçedeki köpeğe gelince, onun dizgini serbest bırakılmış. Her vakit bize saldırabilir.

İşte müminin dünyadaki hâli birinci misale benzer. Zira onun nazarında her şeyin dizgini Allah’ın kudret elindedir. Onun izni ve müsaadesi olmadan hiçbir şey ona saldıramaz; bütün dünya düşmanı da olsa ona zarar veremez. Bu hâlin bir neticesi olarak, hakiki mümin kâinata meydan okuyabilir.

Kâfir ise misaldeki ikinci adama benzer. Allah’ı bilmediğinden her şeyi başıboş zanneder. Bütün kâinatı, kendisine saldıracak bir düşman vaziyetinde görür. Daima titrer. Hem rezil hem zelil olur.

Bu mesele Tarihçe-i Hayat’ta çok güzel beyan edilmiş. Şimdi bu beyanı yavaş yavaş, acele etmeden, üzerine düşüne düşüne okuyalım:

“…Birden şimendiferimiz (tren) tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu, şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:

İşte bu çocuk, lisan-ı hâliyle sualimize tam cevap veriyor. Benim bedelime o masum çocuk bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı hâli bu gelecek hakikati der:

Bakınız, bu dabbetü’l-arz (yani tren), dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetü’l-arz, tehdidiyle ve hücumunun tahakkümüyle bağırarak tehdit ediyor: “Bana rast gelenlerin vay hâline!” dediği hâlde o masum yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve harika bir cesaret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetü’l-arzın hücumunu istihfaf ediyor (küçümsüyor) ve kahramancılığıyla diyor:

— Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın.

Sebat ve metanetinin lisan-ı hâliyle güya der:

— Ey şimendifer, sen bir nizamın esirisin. Senin gemin, dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Hadi yoluna git, kumandanının izniyle yolundan geç.

İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî veya Herkül-ü Yunanî, o acayip kahramanlıklarıyla beraber, tayy-ı zaman ederek (zamanları geçerek) o çocuğun yerinde bulunduğunu farz ediniz… Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikatları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri (şimşekleri) olduğu hâlde, birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdit hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar! O harika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar.

Bakınız, nasıl bu dabbetü’l-arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesaretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına itikat etmedikleri için, muti (itaatkâr) bir merkep zannetmiyorlar. Belki gayet müthiş, parçalayıcı vagon cesametinde, yirmi aslanı arkasına takmış bir nevi aslan tevehhüm ederler.

Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet ve çok mertebe onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren, o masumun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan, şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan itikadı ve itminanı ve imanıdır.

Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden, onların, onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan cahilâne itikatsızlıklarıdır…” (Tarihçe-i Hayat)

Metni tam anlayamadıysanız tekrar okuyun ve sakın anlamadan geçmeyin. Ana metnin mütalaasına sonraki derste devam edeceğiz.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin