a
Ana SayfaBirinci Lem'a7. Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek…

7. Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek…

Birinci Lem’a mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun. (1. Lem’a)

(Terbiye-i Furkaniye: Hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’an’ın verdiği terbiye / Merkûb: Binek)

Nefsin bizim merkûbumuz olması, salih amelleri işlememiz hususunda bize yardım etmesidir. Hani insan bir merkebe biner de varacağı yere onunla varır ve maksuduna ulaşır ya; aynen bunun gibi, biz de nefsimize biner, onu baki ve salih amellerde çalıştırırız.

Hatta nefis mutmainne makamına çıkarsa sahibine hayrı nasihat etmeye başlar; ona iyiliği tavsiye eder; kişi tembellik etse, nefsi onu uyarır.

Cenab-ı Mevla nefsimizi bizlere musahhar etsin. Nefsimizi merkûbumuz yapıp razı olduğu amellerde istihdam etsin. Âmin.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. (1. Lem’a)

(Câmiiyet: Toplayıcılık, kapsamlılık / Müteellim: Elemli, üzülen / İhtizazat: Sarsmalar / Zelzele-i kübra: Büyük zelzele / Hurdebînî: Mikroskopla görülebilen / Ecram-ı ulviye: Gök cisimleri)

İnsan, sahip olduğu aklı, kalbi, duyguları, latifeleri; maddi ve manevi bütün cihazatı cihetiyle bir câmiiyete sahiptir. İnsan âdeta küçük bir âlemdir; misal-i musaggar-ı kâinattır (kâinatın küçültülmüş bir misalidir).

Üstadımız burada insanın hüzün ve korku duygusunu nazara verdi ve bu duyguların ihatasını beş örnekle beyan etti:

1. İnsan sıtmadan müteellimdir.

2. Sıtmadan müteellim olduğu gibi, yeryüzünün zelzele ve sarsıntılarından da müteellimdir.

3. Bundan müteellim olduğu gibi, kıyametten ve kıyamet hengâmındaki zelzele-i kübradan da müteellimdir.

4. Hem insan mikroskopla ancak görülebilen bir mikroptan korkar.

5. Bir mikroptan korktuğu gibi, bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpmasından dahi korkar.

Yani insan en küçük daireden en büyük daireye kadar, bir çok şeyden korkar, endişe eder. Sıtmadan korktuğu gibi, depremden de korkar; depremden korkuttuğu gibi, kıyametten de korkar. Yine küçücük bir mikroptan korkar; mikroptan korktuğu gibi, semavattaki meteorların ve kuyruklu yıldızların dünyamıza çarpmasından da korkar.

İnsanın korku ve hüzün latifesi bu kadar geniş bir alanda çalışır.

— Peki, muhabbet latifesinin durumu nedir?

Üstadımız bunu da şöyle izah ediyor:

Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî cenneti dahi müştakane sever. (1. Lem’a)

(Müştakane: Çok arzulu ve istekli bir şekilde)

Muhabbet duygusu da aynı korku duygusu gibi âlemi ihata etmiş:

1. İnsan evini seviyor.

2. Evini sevdiği gibi, koca dünyayı dahi evi gibi seviyor.

3. İnsan küçük bahçesini seviyor.

4. Küçük bahçesini sevdiği gibi, ebedî cenneti dahi seviyor.

Demek, muhabbet duygusu yalnız şu âlem-i şehadeti değil, alem-i ahireti de ihata etmiş. En küçük daireden en büyük daireye kadar uzanmış.

Bu makamda sorumuz şu:

— İnsan ki korkusu ve muhabbeti kâinatı ihata etmiş; havfı ve sevgisi, en küçük daireden en büyük daireye kadar uzanmış. Böyle bir insanı kim mesut edebilir ve kim bahtiyar kılabilir?

Üstadımız bu soruya şöyle cevap veriyor:

Elbette böyle bir insanın mabudu, rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir zat olabilir ki umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri (a.s.)  لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ  demeye muhtaçtır. (1. Lem’a)

(Mabud: İlah / Melce: Sığınacak yer / Halâskâr: Kurtarıcı / Maksud: Gaye / Kabza-i tasarrufunda: Tasarrufu altında / Taht-ı emrinde: Emri altında / Yunusvâri: Hz. Yunus gibi)

Bu bölümü altın ile yazsak elhak layıktır. Hiç izaha ve şerhe ihtiyaç yok. Metni içimize çeke çeke, latifelerimize yedire yedire, ruhumuza içire içire okuyalım. Okudukça coşalım, Mevleviler gibi kendimizden geçelim.

Üstadımız Birinci Lem’a’yı şu ayet-i kerimeyle bitiriyor:

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

“Seni tenzih ve tesbih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen alîmsin ve hakîmsin.” (Bakara 32)

Rabbimize sonsuz hamdüsena olsun, böyle kıymetli bir risalenin mütalaasını bizlere ihsan etti. Bana, “Bu risalenin konusu nedir?” diye sorulsa, şöyle derim:

— Konusu tevhiddir, tevekküldür; esbabtan yüzü çevirip müsebbibü’l-esbab olan Allah’a yönelmektir. Nefsi teshir etmenin, dünyanın dağdağasından kurtulmanın ve istikbali aydınlatmanın yolunu göstermek ve münacatını öğretmektir. Konusu…

Devamını sizler yazın. Bu risaleden neyi öğrenmişseniz onu yazın.

Sizleri Allah’a emanet ediyor ve başka bir risalenin mütalaasında buluşmak niyetiyle “Allah’a emanet olun.” diyorum. Bizleri de duanızda unutmayın!

Mütalaasını yaptığımız metni tekrar okuyalım:

Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar.

Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî cenneti dahi müştakane sever.

Elbette böyle bir insanın mabudu, rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir zat olabilir ki umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvâri (a.s.)  لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ  demeye muhtaçtır.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin