4. Ve ayne’l-yakîn anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize…
Birinci Lem’a mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Ve ayne’l-yakîn anlamalıyız ki… (1. Lem’a)
İnanılan hakikatlerin üç mertebesi vardır:
1. İlme’l-yakîn.
2. Ayne’l-yakîn.
3. Hakka’l-yakîn.
Bunların da kendi içinde hadsiz mertebeleri vardır. Ayne’l-yakîn iman, ilme’l-yakîn imandan daha yüksektir. Hakka’l-yakîn iman da ayne’l-yakîn imandan yüksektir.
Üstadımızın, “ayne’l-yakîn anlamalıyız” ifadesinden şunu anlıyoruz: İlme’l-yakîn bildiğimiz, Allah’tan başka melce ve halaskâr yoktur hakikatini ayne’l-yakîn mertebesine çıkarmalıyız.
Demek, meseleyi sadece ilme’l-yakîn bilmek yetmiyor. İlme’l-yakîn mertebesinde kalan bilgilerin bir kısmı -belki de çoğu- amele dökülemiyor. Bilgiyi amele dökmenin yolu, bilgiyi ilme’l-yakîn mertebesinden ayne’l-yakîn mertebesine çıkarmak hatta güç yetiyorsa hakka’l-yakîne yaklaştırmaktır. Bu da derûnî tefekkürlerle ve hakikatleri ciddi mütalaa etmekle olur.
Üstadımız, ayne’l-yakîn mertebesinde bilmemiz gereken hakikati şöyle beyan ediyor:
Gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını defedecek yalnız o Zat olabilir ki istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. (1. Lem’a)
(Taht-ı emrinde: Emri altında / Taht-ı hükmünde: Hükmü altında / Taht-ı idaresinde: İdaresi altında)
Üç şey aleyhimize ittifak etmişti: Gecemiz olan istikbal, denizimiz olan dünya ve hûtumuz olan heva-yı nefsimiz.
Bu durumda, bize necat verebilecek zatın bu üçünü emrine musahhar etmesi lazım. Bu üçüne sözü geçmeyen bize necat veremez ve halaskâr olamaz. Bize öyle bir zat necat verebilir ki: İstikbal taht-ı emrinde olmalı, dünya taht-ı hükmünde olmalı, nefsimiz taht-ı idaresinde olmalı. Yani gecemiz olan istikbali emriyle aydınlatmalı; denizimiz olan dünyayı hükmüyle teshir etmeli ve hûtumuz olan heva-yı nefsimizi iradesiyle bize musahhar etmeli.
Üstadımız şöyle devam ediyor:
Acaba Hâlık-ı semavat ve arzdan başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, ahiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak? Hâşâ, Zat-ı vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. (1. Lem’a)
(Hâlık-ı semavat ve arz: Gökleri ve yeri yaratan Allah / Emvac: Dalgalar / Zat-ı vâcibü’l-vücud: Varlığı vacip olan Allah / Halaskâr: Kurtarıcı)
Ben bazen Risaleleri okurken Kur’an’ın tercümesini okuyormuş gibi hissediyorum. Bununla da Risalelerin Kur’an’dan süzüldüğünü daha iyi anlıyorum. Dilerseniz, mezkûr beyanı cümle cümle Kur’an ile izah edelim. Bu sayede sizler de Risalelerin Kur’an’dan süzüldüğüne ayne’l-yakîn şahit olun.
Acaba Hâlık-ı semavat ve arzdan başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek… (1. Lem’a)
Allahu Teâlâ’nın, en gizli hatırat-ı kalbimizi bildiği Kur’an’da şöyle geçmektedir:
قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُ
De ki: Kalplerinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. (Âl-i İmran 29)
اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Şüphesiz Allah kalplerde olanı çok iyi bilendir. (Âl-i İmran 119)
وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
Rabbin elbette onların gönüllerinin gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. (Neml 74)
يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ
(Allah) gözlerin hıyanetini ve gönüllerin gizlediklerini bilir. (Mümin 19)
Bunlar gibi daha birçok ayet-i kerimeyle, Kur’an bize, Allah’ın en gizli hatırat-ı kalbimizi bildiğini beyan ediyor. Üstadımız da bu makamda diyor ki: Acaba Hâlık-ı semavat ve arzdan başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek…
Şimdi de ikinci cümleyi ayetlerle mütalaa edelim:
Ve bizim için istikbali, ahiretin icadıyla ışıklandıracak… (1. Lem’a)
Bu da Kur’an’da şöyle geçmektedir:
وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ
Allah (sizleri) dâru’s-selama (selam yurdu olan cennete) davet ediyor. (Mümin 19)
وَالَّذينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْري مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدينَ فيهَا
İman edip salih ameller işleyenler var ya, elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (Ankebut 58)
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَاَوْرَثَنَا الْاَرْضَ نَتَبَوَّاُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاءُ فَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلينَ
(Ehl-i cennet) derler ki: O Allah’a hamd olsun ki bize karşı vaadini yerine getirdi ve bizi bu yere varis kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz. Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir! (Zümer 74)
وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتي اُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İşte (dünyada) yaptıklarınızdan dolayı mirasçı kılındığınız cennet budur. (Zuhruf 72)
Bunlar gibi daha birçok ayet-i kerimeyle, Kur’an ahireti anlatır, cenneti müjdeler ve istikbalimizi bu beyanlarıyla aydınlatır. Üstadımız da bu makamda der ki: Ve bizim için istikbali, ahiretin icadıyla ışıklandıracak…
Şimdi de üçüncü cümleyi ayetlerle mütalaa edelim:
Ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak… (1. Lem’a)
Bu da Kur’an’da şöyle geçmektedir:
قُلْ مَنْ يُنَجِّيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِه لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرينَ قُلِ اللّٰهُ يُنَجِّيكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ
De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? (O vakit) açıkça ve gizlice O’na dua ederek, “Yemin olsun ki eğer Allah bizi bundan kurtarırsa mutlaka şükredenlerden olacağız.”(dersiniz). De ki: Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. (En’am 63-64)
وَاَنْجَيْنَا الَّذينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
Ve biz, iman edenleri ve takva sahibi olanları kurtardık. (Neml 53)
Kur’an, bu iki ayet gibi daha birçok ayetle, Allah’ın, müminleri her türlü bela ve sıkıntılardan kurtardığını beyan eder. Üstadımız da bu makamda der ki: Ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak…
Şimdi de dördüncü cümleyi ayetlerle mütalaa edelim:
Hâşâ, Zat-ı vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. (1. Lem’a)
Bu manadaki iki ayet-i kerimeyi ve bir hadis-i şerifi ikinci dersimizde kaydetmiştik. Onlara ilave olarak iki ayeti daha burada kaydedelim:
وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِير
Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, bir çekirdeğin incecik zarına bile malik değildir. (Fâtır 13)
— Çekirdeğin incecik zarına malik olamayan, bize nasıl imdat edip halaskâr olabilir?
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ
De ki: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan (yani insanlara ve hayvanlara görme ve işitme kabiliyetini veren) kimdir? Diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve bütün işleri evirip çeviren kimdir?” Onlar: “Allah” diyecekler. Öyleyse de ki: Hâlâ sakınmayacak mısınız? (Yunus 31)
Bu iki ayet gibi daha birçok ayetle, Kur’an, tek halaskârın Allah olduğunu ve O’ndan başka bir melce ve mence olmadığını beyan eder. Üstadımız da bu makamda der ki: Zat-ı vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz.
Gördüğünüz gibi, Risale-i Nurlar Kur’an’dan süzülmüş. Cenab-ı Hak, Risale-i Nurlara bu gözle bakmayı ve Risaleleri okurken Kur’an’ın hakikatlerini tefekkür ettiğimizi anlamayı nasip etsin. Nasip etsin ki Risale-i Nurlara gereken ehemmiyeti verebilelim.
Bu mütalaayı da burada tamamladık. Ancak dersimiz daha yeni başlıyor. Dersimiz, bu derste mütalaasını yaptığımız hakikatleri tefekkür etmek ve hakikati ruha, kalbe, akla ve latifelere işletmek.
Şimdi, mütalaasını yaptığımız kısmı bir daha mütefekkirâne okuyalım:
Ve ayne’l-yakîn anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını defedecek yalnız o zat olabilir ki istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.
Acaba Hâlık-ı semavat ve arzdan başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, ahiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak? Hâşâ, Zat-ı vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. (1. Lem’a)
Yazar: Sinan Yılmaz